Sinema eleştirmenliği konusunda akla ilk gelen isimdir Atilla Dorsay. Henüz küçük yaşlarda başladığı bu alanda neredeyse bir ömür geçiren Dorsay’ın aynı zamanda yemek kültürü, şehircilik ve yaşam kültürü üzerine yazılar yazarak kitaplaştırdığı onlarca eseri de mevcut. Bizler de Atilla Dorsay’la bir araya gelerek dizi ve sinema sektörümüzü ve olması gerekenleri konuştuk.

Röportaj: Sümeyya Olcay

Asıl mesleğiniz dışında bir alanla hayata atıldınız. Sinema yazıları yazmaya ve meslek olarak bu alanda ilerlemeye başladınız. Öncelikle sinema eleştirmenliğine sizi yönlendiren ne idi?
11-12 yaşlarında başladım aslında sinema yazıları yazmaya. 1940’ların sonlarından itibaren gördüğüm filmleri deftere yazmaya başlamıştım. Bunlar gayet ciddi bir şekilde yazılmış notlardı. Muntazam biçimde soruları olan, film hakkında başlıca bilgileri içeren, orijinal adı, yönetmeni, daha o yaşlarda benim filmlere not olarak verdiğim yıldızlarla dolu olan, küçük notları içeren defterlerim vardı. Yangından bile ilk kurtulan defterlerden oldular. Sonra bu arzu lise yıllarımda da devam etti. Sürekli sinemaya gittiğim gibi, yatılı olarak okuduğum Galatasaray Lisesi’nde de arkadaşlarım iyi film seçsinler diye akşamları tahtaya filmleri yazar, orada da yıldızlar verirdim. Mimar Sinan Üniversitesi’nde mimarlık okudum. Askere gittim, 1966’da askerden döndüm. Mimarlık alanında çalışmaya başladıktan 3 ay sonra Cumhuriyet gazetesine yazdıklarımı sundum ve ben yazmak istiyorum dedim. Yazdıklarımı okur okumaz beni gazeteye kabul ettiler. 3 yıl sonra 50. meslek yılımı kutlayacağım.

O zamanlar bir eksiklik görmüş müydünüz sinema sektöründe? Olumlu, olumsuz ne yönde eleştiriyordunuz sinemayı?
O yıllarda Türkiye’de sinema eleştirisi vardı tabi ki de. Askerlikten döndüğüm sene de müthiş bir eleştiri furyası vardı. Türk Sinematek Derneği yeni kurulmuştu. Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Film Arşivi olan kuruluş vardı. Başında sevgili Sami Şekeroğlu vardı. Türk sineması geniş bir eleştiri sağanağı altındaydı. Yeşilçam’ın parlak dönemlerinde yeni bir sinemayı özleyenler de vardı. Özellikle gençler… Öte yandan yabancı sinema çok canlıydı. Öyle bir hareketlilik vardı ki Türk Sinematek Derneği’nin çıkardığı Yeni Sinema Dergisi o yıllarda Türkiye’ye hiç ithal edilmeyen, ülkemize gelmeyen Avrupa sineması yeni dalga örneklerini gösteriyordu. Sinemalarda kolaylıkla Federico Fellini, Luchino Visconti gibi yönetmenlerin filmi oynuyordu. Bunlar o yıllara kadar pek görülmemiş şeylerdi. O müthiş canlılık bana da büyük bir ivme kazandırdı ve ben de 66 yılımdan bu yana kendimi sinemanın içinde buldum. Semih Tuğrul, Tuncay Olkan, Agah Özgüç gibi isimler benden önce yazan isimlerdi ve bana ışık tuttular.

Bir sinema/dizi veya programın içeriği nasıl olmalıdır? Sinema sırf ilgi çeksin diye cinselliği ön planda mı tutması mı gerekiyor? Ya da bir dizi ajitasyona bol yer vermesi mi lazım? Bir program reytingleri yükseltmek için bol tartışmalı mı olması gerekir?
Tabi ki tüm bu sayılanlar şart değil, kural değil ama yasak da değil. Şu anda en tartışma uyandıran konu erotizm. Erotizm eğer seyirciyi tavlamak için kullanıldıysa dürüst ve doğru bir kullanma biçimi değildir. Ama filmin hikâyesi, konusu gereği kullanılmışsa örneğin nemfomanyak bir kadının öyküsünü anlatıyorsanız veya düşmüş bir kadının hikâyesini anlatıyorsanız belli ölçüde erotizmi kullanmak zorundasınızdır. Bunun dışında önemli olan birkaç nokta da var. Bir kere hikâyeyi iyi inşa etmek gerekir. Hikâyeye dayanmayan filmler de vardır. Genelde sinema bir hikâye anlatma sanatıdır. Hikâyeyi görsel anlatma sanatıdır ve ben hikâyenin iyi bir senaryoya dayanmasını çok önemserim. Onun dışında her film kendi anlattığı hikâyeye göre kendi üslubunu, anlatma biçimini bulmalıdır diye düşünüyorum. Bir gerilim filminin, bir aşk filminin veya sosyal içerikli bir filmin anlatım tarzları aynı olmayabilir, olmamalıdır da zaten. Gerilim filminin amacı sizi germek, onu sürpriz bir finalle bitirmektir. Bir aşk filmi ki en kullanılmış, en eskimiş, en kalıplaşmış bir konudur ama her filmde aşkı yeni baştan bize duyurmalıdır, izleyenleri o aşka inandırmalıdır. Toplumsal içerikli bir film ise ele aldığı toplumsal sorunu, içeriği sonuna kadar cesaretle savunmalıdır. Çünkü Türk sineması yıllarca sansürle boğuştu. Bugün böyle bir şey kalmadı ama şimdi televizyon içeriklerinde bu durum söz konusu. İcabında sansürü de karşısına alıp o gerçeği sapına kadar dürüst, namuslu bir şekilde duyurmak gerekir.

Bir söyleşinizde yerli dizilerin halinden dem vurmuşsunuz. Yabancı dizilerin çoğu da haliyle kültürümüzden uzak. Yerli dizilerle yabancı dizileri kıyasladığımızda yabancı diziler daha mı masum duruyor?
Ben iyi bir TV seyircisi değilim, beni örnek almasınlar. Haberleri izlerim, önemli bulduğum bir konuda tartışma programı varsa onu izlerim. Bunun dışında yerli dizi izlediğim dönemler oldu. Ben vaktiyle TRT’nin ilk dizilerinin tiryakisi olmuştum. O dönemler, bizim televizyona ve dizilere açılan dönemlerimiz oldu. Daha sonra İkinci Bahar, Perihan Abla gibi unutamadığım diziler yapıldı. Diziler o zaman çok daha azdı ve çok daha özen verilerek hazırlanıyordu. Her biri bir olaydı. Bugün baktığımızda her akşam 10-15 tane dizi yayınlanıyor ve süreleri de aşırı derecede uzun. Dünyanın hiçbir yerinde böyle değildir. Sahte ve gereksiz bir biçimde uzatılmış, hepsi belli bir yapaylığın üzerine oturmuş, oyuncuların fiziklerinden başka pek bir özelliklerinin olmadığı diziler ortaya çıktı. Kimse kusura bakmasın ama bunlar benim için artık görsellik açısından eriştiğim düzeye hitap etmiyor. Yerli dizi izlemiyorum; o an hangi şartlar içinde onu söyledim bilmiyorum ama şunu her zaman söylemişimdir; diziler televizyonda yayınlanır, televizyonlar evimizin içerisindedir. Evdeyken bir kısıtlama getiremiyorsunuz. Sinemada başvurduğumuz tolerans, aynı şekilde dizilerde de yapılsın, ekranda da her şey gösterilsin, her şey anlatılsın diye asla bir şey düşünmem. Çünkü diziler ailelerin birlikte seyrettiği, yuvamızın içine kadar giren bir kitle iletişim aracıdır ve bu nedenle bazı noktalara daha dikkat edilmesi gerekir. Sinema ise farklıdır. Zaten orada yaş sınırlandırması vardır, icabında çocuklar kapıdan döndürülür. Sinemaya giderken afişlerden, tanıtımlardan ne olduğunu görür, ona göre gidersiniz. Ama evinizde zaping yaparken karşınıza arzu etmediğiniz, tasvip etmediğiniz bir görüntünün çıkması kendi kişiliğinize, dünya görünüşünüze bir hakarettir aynı zamanda. Bunu yapmaya hakkımız yok! Dolayısıyla dizilerdeki açık saçıklığı tasvip etmem, edemem. Ama sırf bu sebepten dolayı da dizi izlemeyin demem. Dizileri kötü örnek oldukları için izlemeyin veya daha dikkatli olun derim. Bizler kendi tarihimizi, geçmişimizi, kültürümüzü bilmek zorundayız. Bu açıdan baktığımızda da her şeye rağmen diziler bunların temsilcileridir. Benim bu yaşta bazen reklamlarla beraber 2.5-3 saat süren dizileri izleyecek vaktim yok. Televizyonda sadece akşamüstü, geç vakit kafamı dinlendirmek için polisiye diziler izlerim. İzlediklerim de yabancı diziler oluyor. Belli bir olay 40 dk. içerisinde anlatılıyor, sebep sonuçlar ortaya atılıyor, çözülüyor ve ne iyi rahatlıyorsunuz. Ben kendi zamanım bakımından çok seçici olmak zorundayım. Çünkü arkamda bırakmak istediğim daha nice kitap var.

Seyirci eğitimi diye bir eğitimden bahsedebilir miyiz? Yoksa seyirci önüne her geleni izleyen bir güruh, asıl dikkat etmesi gereken kanallar mıdır?
Toplumlar eğitimli oldukça, kültür olayı toplumda yaygınlaştıkça film ve dizilerde genel olarak sanatın seviyesi de yükseliyor. Biz bu açıdan çok eğitilmiş, çok kültürlü toplum değiliz. Bir kere bizde okuma olayı hiçbir zaman tam olarak gerçekleşmedi. Dünyanın en az okuyan toplumlarından biriyiz. Herhangi bir topluma bakın; yazın plajlarda, kışın otobüslerde her yerde insanların ellerinde bir gazete, bir dergi, bir kitap vardır. Bizde okumadan görselliğe geçmek bir hata oldu. Biz sinemayı sevdik, toplum olarak dizileri de çok seviyoruz. Ama bunu seyirci olarak da, sanatçı olarak da besleyecek bir okuma kültürü ne yazık ki gelişmedi. Türk toplumu hala daha kendi klasiklerini okumamış, dünya klasiklerini ise hiç okumamış bu açıdan da biraz geride kalmış bir toplumdur. Dizilerin ve filmlerin kusuru en çok bu dezavantajdan kaynaklanıyor. Eğer daha çok okumuş olsaydık her şey yerli yerine koyar ve hem yapımcı olarak, hem de seyirci olarak daha sağlıklı yargılara varırdık diye düşünüyorum.

Bir yazınızda bir gazetecinin sinema eleştirisi hakkındaki yazısını eleştirmiştiniz. Sorduğunuz soru önemliydi. Sinema gerçekten gelip geçenin vurması gereken bir şamar oğlanı mı?
Basını iyi takip ederim, bu konuda sağ-sol ayırmam. Bahsi geçen gazeteci, o yazısında adeta zücaciye dükkânına girmiş bir fil gibi kırıp dökerek fikirler üretiyordu. Sinema, kitle iletişim aracına en yakın bir alandır, çok izleyicisi vardır. Üzerinde tartışan kişi sayısı tiyatro ve müzik üzerine, resim-heykel üzerine tartışanlardan on misli, yüz misli fazladır. Köşe yazarları da birer aydın olarak haliyle bu filmleri izliyorlar. Köşelerinde yazmamak için de bir neden yok. Ama bu konuda asgari bir bilgi, görgü ve sinema bilgisine sahip olunması gereklidir. Bunlara sahip değilseler yazmasınlar mı? Hayır, yine yazsınlar ama böyle bir bilgi olmadığı zaman da bizim onları eleştirme hakkımız doğar. Bunu da metodik olarak yapmam ve her beğenmediğim sinema yazısını da eleştirmem. Şu anda zaten köşem de yok, olduğu zaman da eleştirmiyordum. Ama bazen hakikaten çok uç noktalar oldu. Zamanında bu konu hakkında Ahmet Hakan’a da, Akif Beki’ye de eleştiri getirmiştim. Hıncal Uluç’u ise hayli hayli eleştirdim. Hıncal Uluç, sevdiğini tam seven, doğru olsun veya olmasın hoşuna gitmeyeni de sonuna kadar eleştiren bir isim. Ben ise daha ılımanımdır. Sinemanın her alanını, her ürününü severim çünkü o benim en büyük aşkım. Sinema da tabi ki tek bir düzeye indirilemeyecek kadar karışık bir olaydır.

Teknolojiye kapılmış bir gençliğimiz var. Bilhassa izlediklerinde seçici davranmaları ve teknolojiye çok fazla kapılmamaları için gençlerimize ne gibi tavsiyelerde bulunursunuz?
Elimizdeki telefonlar artık bilgisayar, laptop, televizyon oldu. Gençlere naçizane şunu tavsiye etmek isterim; Bir kere bu teknolojik aletlere kapılıp hayattan kopanlar çok oluyor. Hayattan kopmayın!. Ben gençleri de, yetişkinleri de görüyorum; bir restaurantta, toplulukta veya bir ulaşım aracında gözleri ve elleri hep telefonlarında. Ya biraz etrafınıza bakın. En son uzun bir tur yapmıştım ve orada şahit oldum; dünya seyahatinde bile en güzel manzara karşısında olsalar dahi cep telefonundan, tablet bilgisayarından kopamayan genç insanlar var. Hayat etrafımızda dönüyor, hayat bunların içinde değil. Bunların içinde kitle iletişim var, bilgi var, referans, kaynak ama hayat yok. Hayat etrafımızda olup bitiyor. Dolayısıyla insanlarımızı bu kadar da hayattan koparmamalıyız. Aynı ölçüde TV de izlemeliyiz, bilgisayarın da başında zaman geçirmeliyiz ama en önemlisi okumalıyız. Müzik dinlemeli, konserlere gitmeliyiz. Hayat o kadar cazip, o kadar olaylarla yüklü ve o kadar hızlı akıp gidiyor ki gençlerin mekanize olduğu bu teknolojik çağda, onların hayatlarının adeta ellerinden akıp gittiğinin fark etmediklerini düşünüyorum. Birden bire bir bakacaklar 40’lı, 50’li yaşlarına gelmişler ve en azından biliyorum ki hayatı bizimki kadar yoğun yaşamamış olacaklar. Maalesef gençler böyle düşünecekler ve kaybettikleri zamana karşı üzülecekler. Bu nedenle gençler daha çok sokağa çıksınlar ve toplu sanatsal üretim olaylarına daha çok katılsınlar. Tüm bunlar hayatı oluşturan şeylerdir.

Bu röportaj Yeşilay Dergisi Eylül 2013 sayısında yer almıştır.

Leave a reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *