Türkiye’de Birol Güven’in yaptığı dizileri izlemeyen yoktur herhalde. Varsa da o kişi de televizyon izleyicisi değildir; kendisini ayakta alkışlıyoruz! Birol Güven yapımcılık sorumluluğuyla reklam piyasasının ele geçirdiği bir sektörde iyi şeyler yapmanın peşinde. Çocuklar Duymasın, En Son Babalar Duyar, Mandıra Filozofu, Seksenler, Doksanlar ve daha birçokları… Biz de yapımcı ve senaristimiz Birol Güven’le televizyon dünyası üzerine konuştuk.

Röportaj: Sümeyya Olcay

Fotoğraf: Ergun Candemir

Türkiye’deki elevizyon yayınlarını ve yayıncılığını nasıl görüyorsunuz?
Televizyon dünyanın en büyük eğlence ve eğitim merkezidir. Fakat Türkiye’de maalesef eğitime bir süre ara verildi. Sadece eğlence aracı olarak kullanılıyor. Şu an televizyonun sıkıntılı olmasının, kamu yararı gözetmemesinin nedeni serbest piyasa ekonomisi. Öyle bir sistem, öyle bir rekabet ortamı var ki yayıncı da reklam pastasından pay almaya çalışıyor. Dolayısıyla asıl sorun, iyilikten para kazanamıyorlar. Televizyonlar “iyi”, “erdemli” işler yaptığında seyir değeri düşüyor. Şöyle bir örnek vereyim. Mutluluğun filmi olmaz. Siz mutlu bir ailenin filmini yaparsanız çok sıkıcı olur. Ama ne zaman sorunlar başlar, adam karısını aldatır, o film olur. Televizyonda geldiğimiz noktada iyilik, güzellik para etmiyor. Bir de Türk televizyonları bence çeşitliliğini kaybetti. Biz eskiden haberler, haberlerden sonra eğlenceli bir dizi, sonra bir drama, bir siyasi tartışma programı seyrederdik. Bir yarışma seyrederdik. Biri biter biri başlardı. Biz geceye başladığımızda gece boyunca birden fazla bir şey sunulurdu bize. Bunların hepsi bir kenara bırakıldı. Şu anda sadece tek bir diziyle geceyi kapatıyoruz. Asıl sorun bu.

Sorumlu yayıncılık piyasa ekonomisine mi takılıyor?
Evet. Sorumlu yayıncılık serbest piyasa ekonomisine aykırı. Patron Hatice’ye değil, neticeye bakıyor. Sayın patronum, biz bu ay reklam hedeflerini tutturamadık ama çok sorumluyduk, diyemezsiniz. Biz çok sorumlu futbol oynadık ama hep yenildik, diyemezsiniz. Çünkü futbolda her maçta 3 puan almak zorundasınız. Nasıl aldığınızın önemi yoktur. Tarih kazananları yazar. Televizyonda da maalesef bir reklam pastası var. Yayıncılar reklam pastasından pay almak zorundalar. Çözüm tabii ki mümkün. Şu anki denekleri değiştirsinler mesela. Bizimkisi ölçülen bir meslek. Reytingimiz var. Yaptığımız iş her gün ölçülüyor. Nasıl ölçülüyor? Belirlenmiş olduğu 2500-3000 var. Kim bunlar, nasıl bir yapıya sahip, çok paylaşılan bir şey değil, biz de bilmeyiz. Bu denekler bu ülkenin kültürünü, ahlakını, estetiğini, her şeyini belirler. Siz öyle 2500 kişi belirlersiniz ki, her şey çözülür. Şu anda seçilen 2500 kişi evlilik programlarına bayılıyor. O
yüzden her kanalda evlilik programı var.

“5 SAAT SÜREN BİR ŞEYİN İYİ OLMA İHTİMALİ YOK.”

O zaman karma bir yapı değil bu denekler…
Kesinlikle değil. Ben Türkiye’nin estetik değerini belirlediklerini, yansıttıklarını düşünmüyorum. Zaten belirlemiş olsalar bu kadar insan internete yönelmez. Açık kanallarımızın total izlenme oranları giderek düşüyor. Şu anda gündüz evlilik programlarını izleyen bir kitle var. Aynı kitle geceleri de dizileri izliyor. Zaten Türkiye’de her gece bir dünya rekoru kırılıyor. Kimse farkında değil. Aynı diziyi 5 saat seyreden bir milletiz biz. Bir insan hayatında bir defaya mahsus bir diziyi 5 saat seyretmek zorunda kalabilir, izleyebilir de. Bu sorun değil. Ama biz bunu her akşam yapıyoruz. Bütün diziler her akşam saat sekizde başlıyor, gece bir gibi bitiyor. Bu başlı başına bir dünya rekoru. Sekizde başlayıp gece birde biten bir şeyin, tek bir şeyin iyi olma ihtimali yok zaten.

Sizin yapımlar izleniyor; bir sorumluluğu, derdi, mesajı hissettiriyor. Sizin dizilerin farkı nedir diğerlerinden?
Biz biraz daha değerler üzerinden yürüyen diziler yapıyoruz. Bunun da bir faydasını görmedik gerçi! Şu anda dizimizi yapamıyoruz zaten. Mesela Seksenler var. Biz eski moda, eski kafa kaldık. Bize bir talep yok. Sadece yurtdışında satılacak entrika dizileri bizden talep ediliyor. Şu anda biraz daha Türk insanının gündelik hayatını anlatan diziler yapan sadece TRT var. Başka da bir kanal yok zaten. Son yıllarda Türk dizileri yurtdışına çok satılıyor. Herkes bununla gurur duyuyor. Ama Türk kültürü yurtdışına satılıyor diye kimse havalara falan girmesin. Öyle bir şey yok. Diziler satılıyor, kültürümüz satılmıyor. Ben liberal, özgürlükçü bir insanım.
Bence şu anda televizyonlarda her ne varsa olmalı. Ama televizyonlarda çeşitlilik olmalı. Bizim nasıl? Sabah, öğle evlilik programları, akşam dizi. Hem de 5 saat! Yabancı dizilere bakın; yarım saat.

Yabancı dizileri takip eden bir nesil var. Kıyaslama yaparsanız, yabancı dizileri izleyen grubun durumu nasıl? Daha mı iyi, daha mı kötü?
Zor bir soru. Sinematografik olarak iyi durumdalar. Ama kültürel olarak, bu ülkenin değerleri açısından bence orada da başka türlü sıkıntılar var.

“DİZİ SÜRELERİNİN MUTLAKA KISALMASI GEREKİYOR”

Biz iyi yapımlar çıkarabiliyor muyuz? Yoksa umutsuz mu
olalım?

Dünyanın en yetenekli filmcilerinin, televizyoncularının bu coğrafyada
olduğuna inanıyorum. Çünkü 160 dakikalık bir diziyi bir haftada üretmek olağanüstü bir şey. Dünyada başka hiçbir yerde yapılamaz bu. 160 dakika yerine 45 dakika yapsak keşke. Ama bu sürelerle iyiyi başarma şansımız az. Ama potansiyelimiz var. Dizi süreleri kısalsın, bu gencecik arkadaşlar Amerikalılardan daha iyi dizi yapar.

Tamam, dizi süreleri kısalsın. Ama maddi açıdan, sektör için
kötü olmaz mı bu?

Böyle olursa sektörümüz üç katı büyür. Neden? Şimdi bir diziyle bir gece geçiyor. Sizin dediğiniz olursa 3 dizi olur bir gecede. Şu anda Türkiye’de dizi çekilmiyor, dizi uzatılıyor. Biz dizi çeken değil, dizileri uzatan bir ülkeyiz. Dizi kahramanı hastaneye bir yatıyor, tam 45 dakika sürüyor bu yatış. Yurt dışında 25 dakikada bir bölüm bitiyor. Biz dizileri yurtdışına satarken dizileri 45’er dakikalık parçalara bölüyoruz. Yurtdışındakiler bizim bir gecede verdiğimiz hikâyenin sonucu görmek için bir buçuk ay bekliyor. Sıkıntılı bir durum bu. Türkiye’de mutlaka dizilerin kısalması ve deneklerin değişmesi lazım.

Bu denekleri kim belirliyor?
TUİK belirliyor. Bu bir market. Reklam verenler var. Mesela siz bundan şikâyetçi olabilirsiniz, biz de belki şikâyetçi olabiliriz. Ama demek ki genel olarak şikâyet edilecek bir durum yok. Çünkü reklam veren memnun. Diziler de tutuyor, her şey çok güzel, siz neden şikâyet ediyorsunuz, sizin sorununuz ne?! Her şey yolunda işte! Daha ne olsun, dünyanın en çok televizyon izleyen ülkesiyiz. Demek ki televizyoncular başarılı! Size ne oluyor? İşte bunu dert edecek kadar durumumuz vahim.

Tabii bunların hepsi tüketmek için üreten çarkın bir parçası
oluyor…

Tabii ki. Amerikalılar’ın çok güzel bir lafı var: “Diziler içinde reklam yayınlansın diye yapılır, reklamlar dizilerin içinde yayınlansın diye değil.”. Dizilerin parasını reklamcı öder. “Bedava dizi izliyorsunuz ne hakkınız var şikâyet etmeye” diyebilirler.

“BU NESİL DEĞERLERE BAĞLI SON NESİL Mİ OLACAK,
DÜŞÜNDÜRÜYOR”

Televizyonu, teknolojiyi hayatımızdan çıkaramayız ama onu kontrollü kullanmak mümkün. Alternatifler düşünebiliriz. Aile içi ilişkileri, çocuklarla olan diyalogu kuvvetlendirebiliriz. Onlarla daha verimli vakit geçirmeye çalışabiliriz. Sormak isterim; iki çocuk sahibisiniz. Sizin aile içi ilişkileriniz nasıl? Çocuklarla nasıl vakit geçiriyorsunuz?
Hayatın akışı içinde kendimizi kaptırıp çocuklarla görüşemeyen, onlara zaman ayıramayan bir aile değiliz. Tam tersi ben çocuklardan ayrı geçen zamanı kayıp olarak görüyorum. Gerçi artık onlar istemiyor bizi. Yine de her an onlarla beraber olmaya çalışıyoruz. Bazı konforlar aile yapısını değişmeye, aile bireylerini bireyselliğe zorluyor tabi ki. Mesela kalorifer. Aileyi böldü. Biz çocukluğumuzda soba etrafında toplanırdık. Kızım ve oğlum kapatıyor odasını; odasında kalorifer var, televizyon var, bilgisayarı var. Kendi dünyalarında daha bireyselleşiyorlar. Biz de onları eski usul tutmaya çalışıyoruz. Bizim çocuklar tam arada kaldılar, değerlerimize bağlı mı yaşayalım, biraz daha bireysel mi yaşayalım diye. Bizim ailede bir sıkıntı yok ama acaba bu nesil, değerlere bağlı son nesil mi olacak diye düşünmeden edemiyorum. Çünkü çok daha bireysel bir dünya geliyor. Ben şu an 2030’lar diye bir proje çalışıyorum. 2030’larda geleceğin gündelik hayatını anlatmaya çalışacağız. Gelecek derken de yanlış anlaşılmasın, ütopik bir gelecekten bahsetmiyorum, tasarlanmış yakın gelecek. Şu anda 2030’da nasıl yaşayacağımız çok belli.

Bu çalışmada en çok ne öne çıkacak?
Değerlerine bağlı, şimdikilerin deyimiyle “eski kafa” karakterler koyacağız içine ki çatışma olsun. Çatıştıracağız onları. Onlar her şeye direnmeye çalışacaklar ama müthiş bir teknoloji geliyor. Onlara karşı hem tutunma hem de direnme göreceğiz. Tabii ilişkiler, yaşam tarzı, tüketim, hepsini işleyeceğiz.

Dizilerde verilen mesajlarda manevi değerler biraz daha fazla işlenemez mi? İzleyici bunu benimseme noktasında nasıl bir seviyede?
Bence işlenebilir, yapılabilir. Ama bizim patronumuz reyting. Aslında denek seyirciler. Seyirciyi de somutlaştırdığımızda reyting. Şu anda bu sistemde manevi değerler, yerellik vb. şeylerin fazla şansı yok. Biz Seksenler’i zor yaşatıyoruz işte. Seksenler bile yoğun bakımda. Bu reytinglerle belki de olmayacak artık. Seksenler’i bu reytinglerle nasıl izleteyim? Mesela Fehmi-Rukiye ilişkisini değerlerimiz üzerinden anlatıyoruz, değerlerimize bağlı kalacağız diye yakında aç kalacağız,
işsiz kalacağız. Halbuki bizim Fehmi Rukiye’yi aldatsa cumartesi akşamı yırtacağız. Ne yapalım!

TRT mevcut yapısından kolay kopmaz herhalde?
Evet, TRT o konuda gerçekten dik duruyor. Ama Seksenler yenilirse TRT de yenilir hani. Maalesef, kim yaparsa yapsın, günümüz insanının değerlerini anlatıp, toplumun genel çerçevesiyle mutabık kaldığı ahlak anlayışı, yerel, milli, içinde entrika olmayan, 2017’de geçen bir dizinin reyting alma ihtimali yoktur. Şu da var; biz değerlerimizi hep 500 yıl öncesinden mi anlatacağız? 2017 ne olacak peki? 2017’yi kim anlatacak? Yok ki öyle bir mecra. Herkes diyor ki o günler şöyleydi böyleydi. Kabul, o günler öyleydi. Bu nesil ne olacak? Özdeşleşemiyoruz ki.

Biz şimdi geleceğin seyirci kitlesini de yetiştiriyoruz. Baktığınızda şu anki gençlerimiz daha bilinçli bir nesil. Bu anlamda biraz daha umutlu olmamız gerekmiyor mu?
Bence de çok bilinçli bir nesil. Biz 2030’ları da bu yüzden çalışıyoruz zaten. Sorunumuz şu: Türkiye’nin 5-10 yıl sonra nasıl bir ülke olacak? Gündelik yaşam anlamında söylüyorum. Dolar kaç para olacak demiyorum. Gündelik hayatımız, aile ilişkilerimiz, evlilik biçimimiz nasıl olacak? Evliliklerimiz ne kadar sürecek? Anne babanın kendi arasındaki ilişki, çocuklarla ilişkileri
nasıl olacak? Çocukların kendi aralarında ve arkadaşlarıyla ilişkisi nasıl olacak? Daha da genişletelim. Akrabalık ilişkilerimiz olacak mı? Bu konuda hiç kimsenin fikri yok ve 5 yıl sonra ne olacağını kimsenin bilmediği bir ülkede gece gündüz TEOG sınavına hazırlanan milyonlarca çocuk var. Müfredatlar 1923 model! Ben geleceğe karşı kendimizi hazırlıksız olduğumuzu görüyorum. Ve gelecek çok feci geliyor. Bunun farkına varamazsak, geleceğe ayak uyduramazsak çok şey elimizden kopup gidecek. Televizyon dünyası ve bize sundukları zaten bu yolun gidişatını gösteriyor.

Bu röportaj Yeşilay Dergisi 2017 Mart sayısında yer almıştır.

Leave a reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *