Çok uzak değil, 80’lerin başında büyük bir darbe yaşadık. Öyle ki fikri özgürlüğe vurulan prangalardan ötürü kundaktaki bebek geleceğinden, sevgili yârinden, anne baba evladından, aile babasından oldu. Sadece özgürlüğe değil, ellere de vuruldu bu kelepçeler… Peki geriye kalan sevgilere, sevdalara ne oldu?

Yazı/Röportaj: Sümeyya Olcay

Fotoğraf: Güven Polat

Bugüne kadar 80’ler hakkında çok kitap yazıldı, çok konuşuldu, çok belgesel çekildi. Bu dönem, filmlere, dizilere çokça konu oldu. Ama . bir ihtilalin gerisinde kalan aile dramını ana tema olarak ele alan bir sinema filmi ilk defa yapıldı; Bizim Hikâye. Bizim, çünkü herkesin hikayesi vardı o dönemlerde… Herkesin acısı, hüznü kaldı geriye anlatılanlardan…

ASLA PES ETME

İsmail, 1980 döneminde yazdığı bir kitaptan dolayı cezaevine düşer, geriye zorluklar içerisinde kalan hamile bir eş ve iki çocuk bırakarak. İsmail’in üç sene sonra cezaevinde ölümü eşi Nimet’i daha da yalnızlaştırır ama o yine de direnip, güçlükle iki çocuğuna da büyütür. Babasıyla geçirdiği zamanlar, onun öğütleri ve “asla pes etmeyeceksin” sözü aklından hiç çıkmayan Ahmet de şahit olmuştur babasının ellerine kelepçe vurulmasına. Öyle ki pes etmemeyi düstur yapan Ahmet, haksızlığa uğrayanların savunucusu olmak için okuyup avukat olur. Ama kişisel bir davası da vardır onun; babasının hakkı! Babasının haksız yere yattığını dile getirerek iade-i itibar davası açar ve babasının cezaevinde tuttuğu günlüğünü almayı başarır. Özel hayatını, sevdiğini de bir kenara bırakmak zorunda kalan Ahmet’in artık hayatını belirleyecek olan ise sadece babasının günlüğü ve bu davadır.

FİLMİN KONUSU KADAR OYUNCU KADROSU DA GÜÇLÜ

Merak ve heyecanla beklenen Bizim Hikâye filmi 27 Mart’ta vizyona girdi. Oyuncu kadrosu da film kadar iyi. Yasin Uslu’nun yönetmenliğini yaptığı filmde başrollerde Cansel Elçin (İsmail), Sera Tokdemir (Nimet), Burcu Kıratlı (Elif), Çiğdem Batur (Tuba) ve Naz Elmas (Nesrin) yer alıyor. Film için bizler de Cansel Elçin ve Sera Tokdemir ile bir araya geldik, filmin hem konusunu hem çekimlerini bir de kendilerinden dinledik.

Bu kadar derin bir hikâye içerisinde yer almak size neler hissettirdi?

Cansel Elçin: Bu film zorlu bir dönemin aile draması as- lında. Bir baba haksız yere hapse giriyor ki o dönem zaten önüne geleni içeriye attıkları bir dönemdi. Ve geriye zorluklarla baş etmeye çalışan bir aile kalıyor. Dört ana karakterimiz var; ben İsmail’i, Sera Nimet’i, Haluk Piyes Ahmet’i ve Naz Elmas da Nesrin’i canlandırıyor. Ba- banın hapse girmesi tüm ailenin hikâyesi oluyor. Aslında bu bir jenerasyonun, bir neslin hikâyesi…

Sera Tokdemir: Gerçek bir hikâye var bu filmde. Biz de ruhumuzla, bedeni- mizle, aklımızla, kalbimizle hikâyenin içine girerek, bu hikâyeyi yaşayarak rolümüzün hakkını vermeye çalıştık.

Ben oyuncuyum, çekim esnasında yaşadığım zorlukları anlatmaktan bile utanıyorum. Ama o işkenceleri gerçekte yaşamış olanlar var. Zindana atılmışlar, sevdiklerinden uzaktalar, bir neslin kurtuluşu için mücadele ediyorlar.

Kadın olmak zordur; savaşta, ihtilalde hem anne hem baba olmak daha da zordur… Canlandırdığınız karakterin eşi hapishanede ve babasına tekrar itibarını kazandırmaya çalışan bir oğlu var. Oğlunun babası gib mücadeleci olması, sadece davaya odaklanması anneyi nasıl hissettiriyor?

Sera Tokdemir: Düşünce özgürlüğünden dolayı İsmail cezaevine girdikten sonra Nimet de çocuklarıyla birlikte inançlarından vazgeçmeden bir hayat mücadelesine giriyor. Fakat her şartta, her durumda kocasına olan sevgisinden ötürü, birlikte inandıkları hiçbir şeyden taviz vermeden çocuklarını büyütmeye çalışıyor. Ahmet de evin erkeği artık. Babasının izinden giden, mücadeleci biri. Annesi artık onun mutluluğunu görmek istiyor ama oğlunun amacı babasının iade-i itibarını sağlamak…

Ahmet’in artık ‘her şeyi’ olan bir günlük var filmde. Babası cezaevinde tutuyor o günlüğü… Neler yazıyor günlükte?

Cansel Elçin: Roberto Benigni’nin Hayat Güzeldir (La vita è bella) diye bir filmi var. Ben karakterimi oradan çıkarttım daha çok. Filmde Nazi döneminde bir adamın çocuğuyla birlikte kaldığı hapishanede verdiği mücadeleyi anlatıyor. Oradaki baskıyı görmesin diye oğluna hapishaneyi başka türlü hayal ettirmeye çalışıyor. Kahramanımın günlüğünde yazılanlar da bir nevi bu şekilde aslında; duygusal, pozitif, samimi, sıcak ve ayakta tutan…

BİR NESLİN KURTULUŞU İÇİN MÜCADELE EDENLER VAR

Filmin hapis sahneleri tarihteki çok önemli şahsiyetlerin kaldığı Sinop Cezaevi’nde çekildi. Rolünüz gereği gör- düğünüz işkenceler, hapishane duvarları sizi o geçmiş yıllara götürdü mü?

Cansel Elçin: Götürdü tabi. Ben oyuncuyum; çekim esnasında yaşadığım zorlukları anlatmaktan bile utanı- yorum. Ama o işkenceleri gerçekte yaşamış olanlar var. Zindana atılmışlar, sevdiklerinden uzaktalar, kurtula- mayacaklarını bile bile bir neslin kurtuluşu için mücadele ediyorlar dört duvar arasında. Sahnelerim Sabahattin Ali’nin yattığı koğuşta çekildi. Onun tüm kitaplarını oku- muşumdur, hayranıyımdır. Ama bakıyorsunuz bir kitap yüzünden hayatları zindan oluyor.

Meşhur Aldırma Gönül şarkısının sözlerini de Sabahattin Ali, Sinop Cezaevi’nde yazdı. Siz de söylediniz mi o türküyü?

Cansel Elçin: Hem de nasıl! (gülüşmeler) Filmde de zaten İsmail bir nevi başın öne eğilmesin, ağladığın duyulmasın demek istiyordu hem kendine hem ailesine… Ve de asla pes etme!

GENÇKEN YAŞLILIĞIMI GÖRDÜM

Filmde hem 80’leri yaşıyoruz hem günümüzü. Sera Tokdemir’i bir genç görüyoruz, bir yaşlı… Bugüne kadar yaptığımız dizi, film çalışmalarında yaşlı görünümü vermek için kullandığımız maskelerle rolü yaşatmaya çalışmışızdır. Sizin için de ağır bir çekim olmuştur bu muhakkak. Başarılı olduğunuzu hissediyor musunuz?

Sera Tokdemir: Başarılı oldum mu, seyirci gözüyle nasıl değerlendirilir, gerçekten bilmiyorum. Bunu ben de izleyince göreceğim. Ama ben yaşlandığım sahnelerde sesimi şöyle ayarlayım, beden dilim böyle olsun diye hareket etmedim. O maske yüze girince ruh hali de ona döndü doğal olarak. Mesela yavaş hareket ettiğimi, ruhumla hareket ettiğimi fark ettim. Yaşlılık sahneleri için dört-beş saat süren bir hazırlanma sürecimiz vardı. Zordu ama çok ayrı bir tecrübeydi benim için. Benjamin Button’ın Tuhaf Hikâyesi filmini çok severek izlemiştim. İzlerken de böyle hissetmeyi çok isterim demiştim. Oyunculuğun ve bu filmin de avantajı bu oldu benim için; gençken yaşlılığımı gördüm.

Ahmet’e hep mücadeleci olmayı, pes etmemeyi öğrettiniz. Bu gençlerimiz için de önemli bir mesaj. Çünkü hazıra alışmış, zorluğa karşı çabuk yılan bir gençliğimiz var. Kolayın yanında zorluğun da olduğunu, zorluğa da göğüs germesini bilmesi gerektiğini çocuğunuza nasıl söylerdiniz?

Sera Tokdemir: Benim bir oğlum var. Boran kendine güvenen bir çocuk. Hem ne demek güvenmeyecek, kızarım yoksa! (gülüşmeler). İşin şakası; bazen okulda yaşadığı olumsuz bir olayı anlatıyor bana. Nasıl dav- ranması gerektiği hakkında yardım istiyor. Ben de onu olması gerektiği gibi, doğru bir şekilde yönlendiriyorum ve şunu asla unutmamasını istiyorum: Kendine güven!

Cansel Elçin: Çocuğum yok ama nutuk çekerek, “Bunu yap”, “Şunu yap” diyen biri olmam muhtemelen. Ben onunla arkadaş olmayı isterim. Onu çok sevmek üze- rinden giderim. Baba-oğul ilişkisi olmasın. Zaten babalık doğal olan bir şey olduğu için onunla arkadaş olmak is- terim. Benim için onunla beraber hareket etmek önemli. Onunla beraber sorgularım; şöyle mi yapsak, bunu yap- sak böyle mi olur acaba, sence ne yapmalıyım der, onu da çözüm üretmeye dahil ederim. Yeğenim var ve biz böyle takılıyoruz.

Bu röportaj Yeşilay Dergisi Nisan 2015 sayısında yer almıştır.

Leave a reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *