Halk kendinden olanı seviyor… Cengiz Bozkurt da öyle bir isim. Rolleriyle bizi güldüren, bizden olan, gönlümüze taht kurmuş 32 yıllık bir oyunculuk serüveni var Bozkurt’un. Mücadeleci, başarmak isteyen, risk alan, seven, sevdiren, duyarlı bir vatandaş, duyarlı bir isim kendisi… Aslında anlatacak çok şey var hakkında. Erdal Bakkal başlı başına bir röportaj konusu mesela. Cengiz Bozkurt’la oyunculuk hayatını ve sigarayla amansız mücadelesini konuştuk. Keyifli ve samimi insan vesselam…

Röportaj: Sümeyya Olcay

Fotoğraf: Ergun Candemir

Üniversite tiyatrosunda yer aldıktan sonra ODTÜ Fizik bölümünü bırakıp “hayır benim yapmam gereken oyunculuktur” demek çok riskli olmadı mı sizin için?
Oldu tabii ki oldu, ama hayatta risk almadan da hiçbir yere gelemezsiniz. Ben sahneye çıkıp, adrenalini kanımda hissettikten sonra başka bir şey yapamazdım. Kimileri buna sahne tozu yutmak diyor. Bizim Mimarlık amfimizin sahnesi çok tozlu değildi, adrenalin dozu çok yüksekti (gülüyor). Uzun yıllar sülalede tuhaf riskler alarak hayatını mahveden adam muamelesi gördüm, ama yıllar sonra her şey tersine dönüp ailenin paylaşılamayan elemanı olabiliyorsunuz. Hayat risklerden mütevellit bir yolculuktur zaten.

14 yıllık bir İngiltere serüveniniz var. Eğitim ve yaşam noktasında daha mı avantajlı gördünüz? Özellikle sinema, medya ve iletişim alanında…
Evet tabii. Londra sonuçta dünyaya ve farklı kültürlere açılan bir pencere gibi. Bir kültür sanat başkenti. Okulda okurken bile her milletten arkadaşlıklarımız oldu. Onlar bizi çok zenginleştirdi. Vizyonumuz genişledi, hocalarımız zaten dünyada iletişim okullarında kitapları okutulan akademisyenlerdi. Onlardan ders almak bir ayrıcalıktı. Ben oyunculuk bölümünden de dersler aldım. Oradaki hocalar da aynı şekildeydi. Bence herkesin 3 yıldan az olmamak üzere yurtdışına çıkmasında yarar var. Memlekete biraz uzaktan bakmak sizi uzaklaştırıyormuş gibi gelebilir, ama inanın durum çoğu zaman tam tersi oluyor. Burada harala gürele içinde göremediğiniz memleketinize dair birçok değerin uzaktayken daha iyi farkına varıp, yakınlaşabiliyorsunuz hissiyat olarak.

“TİYATROMUZ LONDRA’NIN EN PRESTİJLİ TİYATROLARINDAN”

Tiyatro yönetmeni Mehmet Ergen’le Arcola Theater’ı kuruyorsunuz. Bu sahne kapsamında neler yapıldı? Halen çalışmalar devam ediyor mu?
Biz Arcola Theatre ile 17. yılımıza giriyoruz. 2000 yılında Mehmet Ergen’in vizyonu sayesinde kurmuştuk. O da ayrı bir risk alma hikâyesidir. Hiç kimsenin tahmin etmediği iki katlı bir tekstil fabrikasını biz 5 arkadaş tiyatroya dönüştürdük. İnşaat dahil tüm işlerini biz yaptık ve inanılmazı başardık, çok kısa bir süre içinde Londra’nın en çok konuşulan tiyatrolarından biri haline getirdik. 10 yıl kira ödedik o fabrikaya. Sonunda başarılarımız belediye tarafından da görüldü ve bize 3 katlı bir bina tahsis edildi. 2010’dan beri eski yerimizden 800 m. uzakta yeni yerimizde kurumsallaşmış, maaşlı çalışanlarımızla yolumuza devam ediyoruz. Tiyatromuz artık Londra’nın prestijli tiyatrolarından.

Bugüne kadar onlarca sinema, dizide yer aldınız. Altın Portakal gibi bir değerin sahibisiniz. Nedir oyunculuk sizin için? Oyunculuk “bir derdim var, bin dermana değişmem” dediğiniz bir dert sahibi yapıyor mu sizi ya da sorumlu kılıyor mu topluma bir şeyler iletme noktasında?
Biz bir aşkla girdik bu yola. Ben zaten 32 yılık oyunculuk kariyerimin 21 yılını sadece sahne oyunculuğu yaparak geçirdim. Oyunculuk, benim için farklı karakterlerin arkasına saklanarak zaman, mekân içinde yolculuklara çıkabildiğim heyecan treni. Sonuçta kolektif yapılan bir iş ve tabii ki toplumsal sorumlulukları var ama kutsiyeti yok. Her meslek gibi artıları, eksileri çok. Fazla zorlayarak bunu bir misyon sanatına dönüştürmenin de bir anlamı yok. O vakit sıkıcı da oluyorsunuz zaten. Eğlence sektörünün bir parçasıyız, ama önemli bir parçasıyız. Beni heyecanlandıran tarafı dediğim
gibi; farklı mekânlarda, farklı kostümlerle, farklı zamanlarda, farklı karakterlere bürünerek yapılan yolculuklar bana çok zevk veriyor. Zor bir meslek ama karmaşık tarafı yok. Karmaşıklaştırmaya çalışanlar; çok ama inanın çok basittir aslında her şey, onu basite indirgerken sakilliğe düşmezseniz, orijinalliğinizi korursanız tadından yenmez, tersi durumda birçok mutsuzluğun kaynağı olabilir.

“HALK İÇİ DIŞI BİR VE KENDİNDEN OLANI SEVİYOR”

Erdal Bakkal gönüllerde taht kurdu. Halen repliklerini izler, dinler, caps’lerine güleriz, düşünürüz. Neydi halkın bu kadar çok benimsemesi, sevmesi bu karakteri?
Londra’daki hocamız hep bir karakter oynarken “Peki bu karakterin zaafları nelerdir, ne öne çıkıyor?” diye sorardı. Bir de ‘Sakın karakterinize âşık olmayın, işinize olun’ derdi. Âşık olursanız karakterinizin zayıf noktalarını göremezsiniz, o da sizi tuzağa düşürür. Erdal Bakkal’ın bu kadar tutmasının nedeni; birincisi herkesin herhangi bir mahallede göreceği bakkal gibiydi. Paraya zaafı vardı, market açıp büyümeyi hayal ediyordu. Yani büyük hayalleri olan küçük bir adamdı. Ben de zaten ağır abi, salon karakterleri oynamak yerine bu tür karakterleri oynamayı tercih ediyorum. Çok bizdendi, herkes gibi zayıf noktaları vardı ama dobra, bodoslama bir adamdı. İçi dışı birdi. Ailesini ve mahallesini seviyordu. Bunların hepsi seyirciye çok sıcak geldi ama iş zaten bir bütün olarak çok
seviliyordu. Bakkal bütünü tamamladığında güzeldi.

“BU DÜNYA KİMSENİN KÜL TABLASI DEĞİL”

Biz sizi sigara içmeyen, içmediği gibi bir de uyarıcı rolü de üstlenen biri olarak öğrendik. Nedir sizi sigaraya karşı böyle tepkili yapan? Hikâyeniz var mı? Her genç gibi ben de üniversite zamanlarımda az da olsa içtim. Sonra içmek istemediğimi fark ettim ve hiç içmedim. Rahmetli babam da, Türkiye’nin soba boruları gibi her yerde, hastanede, otobüste sigara içildiği zamanlarda bile ağzına hiç sigara sürmemişti. Onun da etkisi vardır herhalde. İngiltere’de, sanırım 1998 yılında kapalı mekân yasağı gelmişti ve çok başarılı olmuştu. İnsanlar uyum sağlamıştı. Biz de halen tam sindirebilmiş değiliz içilmemesi gerektiğini. Ne bileyim, çok gereksiz, insanlığın başına açılmış bir bela olarak görüyorum açıkçası. Bir tarafta arabasının camından sanki koca dünya onun kül tablasıymış gibi kül silkenleri de gördüm, binanın teras katından aşağı atılan sigaranın bir kadının başına gelip saçını yaktığını da gördüm, gittiğimiz kumsallarda, içilip kuma gömülmüş bir sürü izmaritle çocukların oynadığına da şahit oldum. Doğada kaybolması çok zor bir atık, dumanı zararlı, antisosyal, hastalıkların kaynağı ve ekonomik olarak zarar. Daha ne olsun! İçenlere sormak lazım, derdiniz ne kardeşim diye?

Setlerde de karşı duruşunuz ile biliniyorsunuz. Hatta karavanınız
bile ayrıymış… Zor olmuyor mu?

Setlerin Mahmut Hocası olarak nam saldım, ama beni bu hale getirdiler. Kışın yapılan çekimlerde, küçük bir karavanın içinde 6-7 oyuncunun fosur fosur sigara içtiğine tanık oldum, pasif içici oldum, içmeyin dediğimde bana kışın soğuğunda ”Sen in aşağı, herkes içiyor, bir tek sen içmiyorsun” diyen bile oldu. Tepkiler çok o vakit… Medeniyet dışı davranışlar bunlar. Kendisi ineceğine “in aşağı” diyebiliyor. Bir de tutturmuşlar “faşistlik yapma” filan, komedi gibi… Bir hata yapan, sigara içerek hak ihlal eden ve bana zorla sigara içiren kişi asıl faşist zihniyetlidir. Yani yasaklar sıradan halk içinmiş de oyuncular her yerde içebilirlermiş gibi bir hava var. Sanırsın ayrı bir insan türü. Komik aslında. Gördüğünüz gibi çok dertliymişim bu konuda.

“KARAVANLARI İÇİLEN-İÇİLMEYEN DİYE İKİYE AYIRDIM”

Dizilere ilk başladığım zamanlarda makyöz, kostümcü ağzında
sigara iş yapıyordu, bir yandan da senin makyajını yapıyor, kostümünü giydiriyordu. Allah’tan böyle şeyler yaşamıyoruz artık ama oyuncu bekleme odalarını bile içilen-içilmeyen diye ikiye ayırmamızda ben ve benim gibi bir avuç oyuncunun ısrarı vardır. İşte ben de baktım kavga, gürültü; hem odamı hem karavanımı ayırıyorum. Yani yapımcılardan sigara içilmeyen bir oda ya da dışardaysak sigara içilmeyen bir karavan talep ediyoruz, bunu kontrata da yazdırıyoruz menajerimle. Sağ olsunlar yapımcılar da kırmıyorlar bizi.

Bu röportaj Yeşilay Dergisi 2017 Şubat sayısında yer almıştır.

Leave a reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *