Yarışmalarla tanıdık kendisini… Dizi ve sonrasında harika bir programla çıktı karşımıza Hakan Hatipoğlu. İnsan sağlığını ve insanlığı tehdit eden sigaraya karşı neden bir fayda sağlamayayım anlayışıyla TRT1’de başlayan Duman Olmadan programının sunuculuğunu üstlendi… Kendisi aynı zamanda milli sporcu. Hayatı, evliliği ve sağlıklı yaşam hakkında dergimiz için çok güzel şeyler dinledik kendisinden…

Röportaj: Sümeyya Olcay

Fotoğraf: Güven Polat

İşletme üzerine yüksek lisans yaptınız. Şimdi ise çalışmalarınız televizyon ve spor üzerine. Keskin bir geçiş diyebilir miyiz buna?
Tabi ki. İnsanlar televizyonla ilk tanışmama baktığı zaman beni bir yarışmacı olarak görüyorlar. Ama öncesinde hepimizin bir hayatı vardı ve güzel şeyler de yaptığımı düşünüyorum. İşin sporculuk tarafından bakarsanız, yaklaşık 5 yaşından beri yüzme ve su topu sporuyla iç içeyim. 13 yaşından 33 yaşına kadar 20 yıl yaklaşık 500 defa milli oldum. Ülkemi temsil ettim. Bu bir sporcunun yaşayabileceği en büyük gururdur. Her şey bir yana milli formayı giymek bir yana. Bunun getirdiği güzel paylaşımlar, arkadaşlıklar var. Sporun yanında bir de tahsil hayatım var. Dediğiniz gibi bir yarışmadan çıktım ama ailemizin verdiği terbiyeyle en doğru şekilde yaşamayı ve yaptığım işi en doğru şekilde yapmayı hedef aldım. Bu her gencimizin olduğu gibi bizim de olmazsa olmazımızdır. Önce Işık Üniversitesi’nde İşletme okudum. Sonra Marmara’da İşletme masterı yaptım. Daha sonra yurtdışı kaynaklı Türkiye’deki bir reklam ajansında çalıştım. Ardından bir GSM operatöründe çalıştım ve sonrasında kendi işimi kurdum.

Kendi işiniz ne üzerineydi?
Yetkinlik pazarlaması (talent marketing); yani toplantılar, gecelerin düzenlenmesi gibi organizasyonları yapıyordum. Esasen televizyondan çok uzak değildim. Fakat televizyonda küçük de olsa önüme bir fırsat çıkınca bunu değerlendirmek istedim. Bir yolda gitmek isteyene Allah her zaman yardım eder. Bu sebeple bazı şeyler güzel gitti diye düşünüyorum. Sonrasında da televizyon maceramız başladı.

Neden su topu? Türkiye’de bu sporumuzun gelişimi nasıl?
Biz ailece Burgazadalıyız. Hayatımızın yaklaşık 6 ayı adada geçiyor. Annem Eser Gökçen Hatipoğlu da eski bir milli yüzücü. 1971 yılında Türkiye’de ilk kez İzmir’de yapılan Akdeniz Oyunları’na katılmış. Annemden 30 yıl sonra ben de Tunus’ta Akdeniz Oyunları’na katıldım. Babam da yüzücüydü. İstanbul Yüzme İhtisas Kulübü’nde yüzmüş. Çocuklar kötü alışkanlıklara yönelmesin diye bu tip faaliyetlerin hayatlarında olması gerçekten önemli. Ben de ailemin yönlendirmesiyle spor hayatına dâhil oldum. Hayatımdaki belki de en önemli kazanımları spor sayesinde yaptım. Türkiye’de şu anda yüzme futboldan daha iyi durumda. Futbolda Avrupa Şampiyonası’na
gidemiyoruz ama su topunda şu anki yerimiz ilk 9-12 ülke arasında. Evet, amatör spor, evet takım sporu, kolay değil ama özellikle son dönemlerde futbol odaklı yaşayan insanlara karşı su topundaki başarı bence bir duruştur, bir güzelliktir. Bizim yaşam tarzımızda, kültürümüzde su sporları fazla bilinmiyor. Hem zeka hem performans isteyen, çok fazla efor gerektiren bir spor. Bir maçta 5-6 bin kalori yakıyoruz. İnsanın günlük ihtiyacı günde 2500-3000 kalori. Biz orda bir maçta bir insanın iki günlük kalorisini yakıyoruz. Bir maç 1 saat 10 dakika sürüyor. Bu süre içinde bütün vücut hep gergin ve mücadele içinde.

Sağlıklı bir yaşam misyonunu üstlenmişsiniz. Sporun insanın kendisine ve çevresine zarar verebilecek her türlü alışkanlıklardan kurtarmak gibi bir kazanımı var. Bunu nasıl değerlendirirsiniz?
Çok net bir şey var; sağlıklı yaşarsanız daha iyi düşünürsünüz, daha kaliteli yaşarsınız. Çevrenize, doğaya, her şeye karşı saygılı olursunuz, kötü alışkanlıklardan uzak kalırsınız. Şu an gençlerimizin en büyük sorunu bu. Ben 23-24 yaşındayken takıma iki tane çocuk gelmişti. Bir tanesi kötü alışkanlıklara daha meyilli olduğu için ailesi yazdırmış. Diğerini ise daha normal olduğu için alt takıma yazdırmışlar. Kötü alışkanlıkları olan çocuk bizle devam etmeye kararlı oldu ve takımda yer aldı. O çocuğun şu anda çok güzel devam eden bir hayatı var. Diğer çocuk ise ailesi yüzünden bıraktı ve gitti kötü bir yola saptı. Bakın bazı eğilimleri olan çocuklar geldi, biz onları sporla kucakladık ve güzel bir hayata sahip oldular. Her yerde söylüyorum, ben sigara kullanmıyorum, alkol kullanmıyorum. Herhangi bir uyuşturucuyu kullanmadım ki marjinal ortamlarda, televizyonculuğun ya da yaratıcılığın gerektirdiği ortamlarda insanlar bu yollara sapma eğiliminde olabiliyor. Birçok örneğini televizyonda da görüyorsunuz. Elhamdülillah hiçbir şekilde kötü şeylere bulaşmadık.

“İNSANIN KENDİ İRADESİYLE SINAVI. CEZASI DA ÖMRÜNDEN 5-10 YIL…”

Dünyada her yıl 6 milyon kişi sigaraya bağlı sebeplerden dolayı ölüyor. Şu anda TV dünyasında en faydalı programlardan biri olan Duman Olmadan programının sunucularından birisisiniz…
Evet, öncelikle Türkiye televizyonlarında bir ilk olan, sigarayı bırakmaya teşvik etmek ve farkındalık sağlamak amacıyla hazırlanan “Duman Olmadan” programının bir parçası olmaktan büyük mutluluk duyuyorum. Duman Olmadan, yaşam tarzıma ve dünya görüşüme çok uyduğundan, aynı zamanda sosyal sorumluluk bilinci bu kadar yüksek bir program olduğundan çalışmayı çok istedim. Sizin de bildiğiniz gibi, Türkiye sigarayla mücadelede örnek ülke gösteriliyor, bu çok büyük bir başarı, bu başarının içinde yer almak, bu amaca hizmet etmek de çok gurur verici. Benim ailemde de ne yazık ki sigara içen kişiler var, rahmetli ananemi bu yüzden kaybettik. O kadar bağımlıydı ki oksijen tüpüyle nefes almasına rağmen sigarayı elinden düşürmüyordu. Annem de ne yazık ki kullanıyor, ben ve kız kardeşim bu durumdan çok şikâyetçiyiz. Özellikle program yayına başladıktan sonra aynı şikâyetleri olan çok fazla birey olduğunu gördük. Ailelerde aslında büyük bir problem oluşturuyor. İşte biz “Duman Olmadan” programı ile sigarayı bırakmak için adım atmalarını sağlarken aile içi ilişkilerde de katkımız olduğunu düşünüyoruz.

Ekran önünde olmanın bir sorumluluğu, beraberinde getirdiği bir davranış şekli var. Bu anlamda “ben sadece işimi yaparım, gerisi beni ilgilendirmez, sosyal sorumluluk misyonu taşımak zorunda değilim” algısı yerinde bir algı mıdır? Ekranda olan birinin sosyal sorumluluk taşıması zorunlu mudur?
Hiçbir şey zorunlu değildir ama ekranda olmanın getirdiği çok büyük bir sorumluluk var. Çünkü hepimizin vicdan denen bir tarafı var. İyi şeyler yapmamız lazım. Ünlü de olsun, ünsüz de, bir insan gerçekten içinden
geleni yapıyorsa güzeldir. Bazı ünlülerin geçmişini sorguluyorlar; bu kadın eskiden böyleydi, şimdi böyle yapıyor diye. Olabilir, herkes hatasından dönebilir. İnanın o ünlünün yaptığı hataları fark edip dönüp güzel işler yapması Allah katında çok değerlidir. Çünkü o kişi bir yanlışı görmüş, iradesine karşı savaş verip bu savaşı kazanmıştır. Bir de şu var; herkes yapabildiğini yapsın. Bir alan belirleyeceksin ve o alanda ilerleyeceksin.

Çok güzel bir evliliğiniz var. Eşlerin birbirini tamamlaması, iletişimlerinin kuvvetli olması sağlam bir ailenin de temelini oluşturur. Bu bakımdan sizin doğrularınız nelerdir?
Bir hayat yaşıyorsunuz, iki tane beyniniz var. Ne kadar büyük bir özellik bu. Evliyseniz ve sağlıklı, güzel bir evliliğiniz varsa bir karar alırken, egolar çok öne geçmeden iki kişi de birbirini düşünebiliyorsa iki tane beyinle hayata devam ediyorsunuz. Ben “şunu, şunu yapacağım, ne düşünüyorsun Gizem” diye eşime sorduğum zaman iki farklı fikir üzerinden gerçek ve daha doğru bir varsayıma çıkabilirim. Ya da kendi kararımda yanlış yapabilecekken dönebilirim. Sağlıklı ve güzel bir evlilik hem karar alırken, hem kötü yollara sapmama konusunda çok güzel bir şey. Dediğim gibi iki beyin, bir hayat harika bir şey.

Nasıl bir baba olursunuz peki?
İşe gitmek istemeyen, bütün gün çocuğuyla ilgilenen bir baba olurum herhalde. Çocukları çok seviyorum. En büyük hayalim baba olmak. Benim şöyle bir düşüncem var. Birincisi; ben fani dünyada ölümsüzlüğü, çocuk
sahibi olup onun sizin devamınız olarak yaşamasında görüyorum. Hepimiz ölüyoruz, o kesin bir şey. Neslinizi devam ettirmek, fiziğinizi, karakterinizi, yüzünüz devam ettirmek bir ölümsüzlük. Bence o yüzden herkes en az bir çocuk vermeli bu dünyaya. Tabi ki olmayanın her zaman Allah yardımcısı olsun. Ama yapabiliyorsanız, bunu yapmak lazım. İkincisi; eşimi de ikna etmeye çalışıyorum, şu an benim çocuğum yok, bir sene daha olmayacak gibi gözüküyor. Ben niye bir sene çocuğumdan ayrı kalayım diye düşünüyorum. Bir an önce hayatıma gelsin ki onunla daha çok zaman
geçireyim. Daha çok beraber olalım. Şu an çocuğum olsa bir sene daha fazla yaşayacak benimle. Ama işin şu tarafı da var; sizin bir çocuğunuz olsa, bir ay yurtdışına gitseniz çocuk hayatına devam eder ama anne söz konusu olduğunda öyle değil. Anne çocukla yapışık yaşıyor ve onunla çok özel bir manevi duygu yaşıyor. O yüzden eşimin “ben hazırım, anne olmak istiyorum” demesi önemli. Çünkü eşim benden 8 yaş küçük. Daha genç… Onun çok acelesi olduğunu düşünmüyorum. Biraz da hayatta bazı şeyleri yoluna sokmak istiyoruz. Evliliğimiz Allah şükür oturdu. Tabi ki daha da oturabilir. Ama maddi olarak çocuğumuza daha rahat imkânlar sunmak en büyük amacımız. O yüzden doğru zamanı bekliyoruz. Çocuk geleceği zamanı bilir.

Bu röportaj Yeşilay Dergisi Ocak 2015 sayısında yer almıştır.

Leave a reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *