Söyleşimizin Keyifli Geçeceği O Gün Yağan Rahmetten Belliydi Zaten… Kendimizi Yağmurdan Sırılsıklam Olmuş Halde Nişantaşı’nda Pana Film’in Önünde Bulduk ve Ekmek Teknesi’nin Heredot Cevdeti, Eşref Saati’nin Kaptan Küstü’sü, Babam İçin’nin Orhan Eliaçık’ı Hasan Kaçan İle Birlikte Karikatüristliğinden Oyunculuğuna, Senaryo Yazarlığından Film Yapımcılığına Dair Keyifli Bir Söyleşi Gerçekleştirdik.

Söyleşi: Sümeyya Olcay

Kayseri’de doğdunuz ve küçük yaşlarda İstanbul’a geldiniz. Mizahi anlayışa sahip olan bir ailede büyüdünüz. Bize bu çocukluk dönemlerinizden bahsedebilir misiniz?
Benim çocukluğumun yarısı Kayseri’de, yarısı İstanbul’da geçti diyebilirim. Beş yaşına kadar Kayseri’de büyüdüm. Babam o zamanlar İstanbul’da askerdeydi. Sonra burayı beğenmiş, çocuklarıma burada güzel bir gelecek kurarım diye düşünmüş ki askerden döndükten sonra tüm aileyi alıp İstanbul’a getirdi. Çocukluğum özellikle Kayseri’de iken çok eğlenceli geçti. Biz şimdiki çocukların çok özlediği, doğal hayat dedikleri hayatın zirvesini yaşadık. Evin içerisinde pek durmazdık. Büyüklerimizin de bu çocuklar ne yapıyor, ne ediyor, sokaktan araba mı geçer, yoksa bunlar trafiğe mi çıkarlar, sokakta kayıp mı olurlar diye bir endişeleri yoktu. Bu rahatlığın nedeni ise yaşadığımız yer. İncesu küçük bir kasabaydı ve herkes birbirini tanır, bilirdi. Çocukların hangi sokağa girdiğini, hangi sokaktan çıktığını komşular birbirlerine haber verirdi. Dolayısıyla büyüklerde çocukların kaybolması gibi bir endişe yoktu. Biz çocuklar hava kararana kadar, hatta hava karadıktan sonra bile sokakta oyunlar oynardık. Bu her çocuğun yaşayabileceği bir şey değil. Kayseri’deki günlerimizi böyle geçirdik. Yaramaz bir çocuktum diyebilirim. Hatta bir defasında şöyle bir yaramazlığım olmuştu; babam askerde olduğu için özlüyordum kendisini. İki tane çok samimi arkadaşım vardı, şimdi onlar İncesu’dalar. O iki arkadaşla beraber İstanbul’a gitmeye karar verdik.

Kaç yaşındaydınız?
Dört veya beş yaşındaydık. Biz üç arkadaş sabah erkenden çıktık yola. Herhalde bu yol gidiyor diye dağlar tepeler aştık, akşama kadar yürüdük, derelerin içerisinden geçtik, pantolonlarımız, gömleklerimiz ıslandı. Nereden gidildiğini bilmiyoruz, bizi bu yol götürür dedik. Tabi niyetimiz İstanbul. Sonra hava kararmaya başladı, hava kararınca da biz ağlamaya başladık, nasıl geri döneceğimizi bilemedik. Bizi bir çoban görmüş, babaanneme haber vermiş. Rahmetli babaannem de heybetli, babayiğit, tam bir Osmanlı kadınıydı. O zaman yaşı pek fazla ileri de değildi. Gelip beni boynuna aldı, diğer iki arkadaşımı da kucağına alıp, üç çocuğu taşıyarak İncesu’ya indirdi. Bize kızmadı da, sadece tembih etti. İyi bir ders almıştık bu yaramazlığımızdan. Biz daha sonra İstanbul’a taşındık. İstanbul’da ister istemez o çocukluk özgürlüğümüz kısıtlandı. Nedeni ise annemin İstanbul’da deniz olduğunu duyması. Annem kaldırımdan ayağınızı atarsanız boğulursunuz diye bizi korkutuyordu. Hâlbuki kapımızın önünde deniz yok. Hal böyle iken biz de evin önünden dışarı çıkamıyorduk. Asfalta basarsak batacağız korkusu vardı bizde. Annem de haklı; kocaman şehir içerisinde bunlar uzaklaşırlarsa ben bunları nereden bulacağım diye kadıncağız haliyle korkuyordu. Ama yine sokaklarda oynadık. Pazar tahtalarının arasında, boş arsalarda bilyeler, misketler, topaçlar ile oynardık. Bugünün çocukları ile kıyaslarsam daha dışarıda, daha özgür, daha eğlenceli bir çocukluk geçirdim diyebilirim.

Aile fertlerinizin ve Kayseri’den İstanbul’a söz gelimi göç edişinizin bugünlere gelmenizde etkisi oldu o zaman…
Olmaz olur mu? Siz şimdi ne kadar insan tanırsanız, ne kadar çok yer görürseniz bütün bunlar şuuraltınızda aynen bilgisayar hafızası gibi kalır. Onlar bir takım dosyalarda beynimizde hep durur. Mesela benim karikatüristliğime başladığımda Gırgır’da çizip de meşhur olan Eşşek Herif isimli çizgi bandım, çocukluk dönemimin zenginliği barındırıyordu. Neden? O çizgi hikâyesinde hem köylü Mehmet, hem Eşşek Herif vardı. Eşşek Herif İstanbulluydu, köylü Mehmet ise Kayseriliydi. Bir de Deli Ziya vardı. Bu üç tip çok seviliyor ve çok tutuluyordu. Türk mizahında iki ayrı kültürün buluşması belki ilk defa oluyordu. Mesela karikatürlerden bir tanesinde Eşşek Herif Köylü Mehmet’e Teksas gibi kitaplarını getirip okuduğumuz kitapları değiştirelim diye teklif ediyor. Köylü Mehmet de Eşşek Herif’e Hz. Ali, Kan Kalesi Cengi, Yusuf İle Züleyha gibi kitaplarını veriyor. Bu o dönemde o iki kültürün birbiri ile karşılaşması manasına gelir ki zannediyorum bu buluşma kendi alanında bir ilktir.

Henüz küçük yaşlarda iken Oğuz Aral ile tanışma ve çalışma fırsatını yakaladınız. Bu birliktelik nasıl başladı?
Ne yazıldıysa başınıza gelir ama sizin kafanızda, gönlünüzde yatan bir şeyler hep vardır. Eğer gönlünüzdeki oluyorsa ne ala. Bizim başımıza da gönlümüzden geçen geldi. Bizim Oğuz ağabey ile tanışmamız ilginçti. Rahmetli çok sert bir insandı. Çocukken bulduğum kâğıtlara hep bir şeyler karalardım, bir şeyler çizerdim. Bir gün aldım çizdiklerimi, ne olduğunu da bilmiyorum tabi. O dönemlerde de şimdiki gibi A4 gibi kâğıtlar zor bulunuyor, biz bulamazdık mesela. Ne kâğıdımız var, ne kalemimiz. Ancak okul defterimiz vardı. Türkiye öyle bir yerdi. Çizimlerimizi gazetelerin kenarlarındaki o beyaz boşluklara yapardık. Rahmetli babamın berber dükkânı vardı. Tıraş köpüklerini sildiği artık kâğıtlara çizdiklerimi götürmek istedim Oğuz ağabeye. Gırgır dergisinin nerede olduğunu öğrendim, çocuk cesareti ile gittim dergiye. Kapıdan içeri girdim. Benim gibi bir çocuğu kim Oğuz Aral’ın yanına alacak? Orada telefon santralleri vardı. Hiç unutmam ismini Harika Hanım diye bir santral memuresi bayan vardı. ‘Oğuz Aral ile görüşeceğim, karikatür getirdim’ dedim. Harika Hanım sevmiş beni demek ki ‘kimseye söylemeden, görünmeden şu merdivenlerden çık, Oğuz Aral’ın odası en üst katta’ dedi. Ben bir heyecanla çıktım yukarıya. Oğuz Aral o zaman tabi çok genç, simsiyah saçları, kapkara bıyıkları olan incecik dal gibi adamdı. Çizdiklerime baktı, kâğıtlar dikkatini çekti. Sonuçta berber dükkânından gelmiş bir berberin oğlu, aynı zamanda çırağıydım. Bir şey demedi kâğıtlara. Sonra en iyisi sen git okulunu oku, bırak bu işleri, hadi güle güle deyip beni gerisin geriye postaladı. İnanılmaz derecede üzülmüştüm. Sonra giderken dur dedi, çağırdı yanına. Bana kocaman bir resim kâğıdı, çini mürekkepler, kurşun kalemler, karikatür çizmek için mürekkebe batırılan tarama uçlarından, bir de bir tomar sarı kâğıtlardan verdi. Hayatımda o kadar çok kâğıt bir arada görmemiştim. Şaşırmıştım da. Hem bana git okulunu oku diyor, hem de bana bunları veriyor. Ben daha sonra hep bir şeyler çizip götürdüm dergiye. Kapıdan kovdular, bacadan girdim. Bir gün Oğuz Aral’a ‘fırçalarını yıkar, kalemlerini açarım, ben bu işi çok seviyorum, yeter ki bir şeyler öğreneyim’ diyerek, beni yanına çırak olarak almasını istedim. Tevafuken o zamanda da Oğuz Aral’ın çırağı askere gitmişti. ‘Hadi gel bakalım başla’ dedi. Biz de öyle başladık Gırgır dergisinde çalışmaya. Tanışmamız bu şekilde oldu Oğuz Aral ile.

Karikatüristliğiniz ile başlayalım. Geçim derdine, can sıkıntısına deva söylemi ile çıkan Gırgır dergisinde 15 yılınızı geçirdiniz. Daha sonra bu dergi kadrosundan bazı isimlerle Hıbır dergisini çıkardınız. Burada bir ayrılık mı söz konusu oldu?
Gençliğin getirdiği bir heyecan vardı tüm Gırgır ekibinde. Gırgır dergisi büyüdükçe kadrosu da artmaya başladı. Bir sürü yetenekli isim Gırgır dergisinde çalışmaya başlamıştı. Gırgır dergisi gün geçtikçe büyüyordu ama sayfa sayısı16’ydı. Büyüdükçe dergi, o 16 sayfaya insanlar sığmamaya başladı ve karikatürler küçülmeye başladı. Biz de bu dergiden birkaç isimle Hıbır dergisi çıkardık. Bugün halen piyasada ismini tanıdığınız Latif Demirci, Gani Müjde, Behiç Pek, İrfan Sayar gibi kişiler o dönemlerde o kadar çok meşhurdu ki, günümüzdeki pop starlar kadar rağbet görüyorlardı.

Gırgır dergisinin her kesim ve yaştan okunmasının da etkisi var bunda…
Şüphesiz. İsim olarak çok meşhurduk. Ama yüzümüz tanınmıyordu. O sıralar aracımız yoktu, toplu ulaşımı kullanıyorduk haliyle. Otobüse bindiğimizde arka taraflarda bizim dedikodumuzu yapıyorlardı. Biz bundan mutlu oluyorduk. Çünkü herkes o dönemde Gırgır’ı konuşuyordu, özellikle Cuma günleri. Hele de Türkiye’de insanların birbirini yiyip bitirdiği 12 Eylül öncesi dönemde, kardeşin kardeşe düşman olduğu dönemde Gırgır’ın çıktığı Cuma günleri kavga dövüş olmazdı. Her görüşten insan o gün Gırgır ile alakadar olurdu. O açıdan baktığınızda Gırgır’ın farkında olmadan toplumu yatıştırıcı bir gücü ortaya çıkmış oldu. Mizah aynı zamanda da güzel kullanıldığında kardeşleri birleştirici bir vazife de görebiliyormuş. Bunu ayni ile vaki görmüş olduk.

Heten Keten diye müstear bir isim kullanıyorsunuz. Bu isim nereden geliyor, çizerliğinizi de bu isimle mi yapıyorsunuz?
Gırgır dergisinde ben Eşşek Herif’ten sonra Cork diye bir tipleme çizdim. O tiplemeler de başka bir dil konuşuyorlardı. Ama o dili çözmek için tiplemeyi takip etmeniz gerekirdi. Mesela “İblehim Tetlitet”. Bir süre sonra bunu okuyanlar burada demek istediğimin İbrahim Tatlıses olduğunu ya da “Tenen Evlen” yazdığımda insanlar onun Kenan Evren manasına geldiğini çözmeye başladılar. Tam da yasakların olduğu bir dönemde böyle bir dille konuşan bir takım yaratıkların darbecilerle dalga geçiyor olması okuyucunun çok ilgisini çekti. Tabi karşı tarafta buna bir şey yapamazdı.

Çizimlerinizde özel bir üslup kullanmanız bundan kaynaklanıyor o halde…
Evet. Çünkü karşınızda çok faklı tipler, yaratıklar var. Karşı taraf bunları kendisine de benzetemiyordu. Dava etse, böyle bir şeyin davası çok komik olurdu. Biz Cork’ta insanları çok güldürdük. Çaktırmadan da çok ciddi bir muhalefet yaptık. Teknik olarak üslubumuz farklı olduğundan bu iş sürdü gitti. Bu yüzden Cork’lar çok sevildi. İnsanlar da kendi aralarında bu dille konuşmaya başladılar. Hatta bir dönem gençler kendi aralarında bizim bu özel dille konuşuyorlardı.

Çoğu kişi sizi oyuncu kimliğinizle tanıyor. Ama siz yıllarınızı verdiğiniz bir çizersiniz. Oyunculuğa geçişiniz nasıl başladı?
Arkadan ittiler diye bir fıkra vardır ya; adamın biri denize düşmüş, biri de atlamış onu kurtarmış. Nasıl cesaret edip de atladın diyerek adamı alkışlamaya başlamışlar. Adam da ‘ben bilmiyorum, birisi itti beni arkadan’ demiş. Bizimkisi de öyle oldu. Oyunculukla benim uzaktan yakından alakam yoktu. Ekmek Teknesi’nin senaryosunu yazarken, ben bir kahramanı arkadaşlara anlattım. Anlatırken de canlandırdım tabi. Onlar da bu rolü senden başkası oynayamaz dediler, Heredot Cevdet için. Dolayısı ile ilk oyunculuğumuz Heredot Cevdet de bir anlatıcı olarak başladı. Sonra da devam etti.  Aşağı yukarı sinema ile alakam 10 yıldır var. 10 yıl içerisinde de hem senaryo olarak hem oyunculuk olarak tanınmaya başladım. Demek varmış ki bir kabiliyetimiz bu yaştan sonra artık karikatürle, mizahla anılır değil de sinema ile anılır olduk. Bunlar benim için Yaradanın cilveleri.

Oynadığınız karakterlerde gerek Heredot Cevdet olsun, gerek Kaptan Küstü, şimdi ise bir dayanışma hikâyesi olan Babam İçin dizisindeki Orhan Eliaçık rolleriniz olsun, hepsi birer aile kültürünü, birlikteliği, mahalle kültürünü yansıtıyor ekrana. Ve bu diziler de çok tutuluyor. İnsanımız böylesi gelenekselliği ve kültürü anlatan dizilere ihtiyaç mı duyuyor?
Bunlar bir birikim neticesinde ortaya çıkan şeyler. Yani siz belli bir kültüre sahip iseniz, ister istemez sizden de dışarı taşan o oluyor. Kurmaca bir yere kadardır. Gerçeği yansıtanlar ise insanlar tarafından sevilir, tutulur. Başta demiştim, benim çocukluğumun bir kısmı Kayseri’de, bir kısmı da İstanbul’da geçti. Dolayısıyla ben hem Anadolu kültürüyle, hem de İstanbul kültürü ile büyüdüm. Üstelik de İstanbul’un İstanbul olduğu bir dönemde, bir kültürde büyüdüm. İnsanların birbirine çok nazik yaklaştığı, komşuluğun çok güzel olduğu, insanların hitaplarının tamamen nezaket üzerine kurulu olduğu, çok renkli bir İstanbul’da büyüdüm. Ermenilerin, Rumların, Çingenelerin, Yahudilerin, Osmanlı İmparatorluğundaki o çeşitliliğin numunesini düşünün, İstanbul’da o kalan kültürle birlikte büyüdüm. Birçok arkadaşım oldu. Dolayısıyla onların kültürlerini de yaşama fırsatı buldum. Hep birbirimizden etkilendik. Bunlar da siz farkında olmadan şuurunuzda bir kültür alt yapısı oluşturuyor. Bütün bunlarla birlikte yaşadığınız mahallenin, insanların canlılığı, esnafların en fukara dönemlerinde bile birbirleri ile şakalaşmaları, espri ile hitap etmelerinin oyunculuğumda ve bunları ekrana yansıtmamda büyük etkisi oldu. Şimdiki izleyiciler de haliyle böyle kültürü, mahalle atmosferini yansıtan dizileri takip eder oldular.  Sebebi ise şehirleşme ile beraber özlem duyulan komşuluk ve mahalle ilişkileri. Artık insanların hayatları rahatladıkça, hayat düzeyleri, konfor düzeyleri arttıkça insanlar sanki daha mutsuz hale geldiler. Benim tanıdığım insanlar çok fukaraydılar. Çok fukaradan kastım şu; biz bir kilo muz alamazdık, eve bir tavuk girdiği zaman çok büyük bir şenlik olurdu.

İstanbul’da hangi semtte yaşadınız?
Çocukluğum Kasımpaşa, Dolapdere çevresinde geçti. Tabi o dönemin tüm çocukları gibi biz de futbola bulaştık. O zamanlar Sayın Başbakan ile aynı mahallede idik ama kendisi bizim futbol takımında değildi. Biz kendisini Kaptan olarak biliyorduk. Onların takımı bizden 2-3 yaş büyük oldukları için bizi rakip olarak görmüyorlardı. Kendisi amatör kümedeydi, biz henüz o kümede değildik. Onlar lisanslı futbolcuydular. Sayın Başbakanımızın babası Kaptan Amca Başbakanımızın futbol oynamasını istemediğini, hatta futbol ayakkabılarını sakladığını duyardık. Eskiden gençlerdeki futbol merakı şu avantajı da yanında getirdi. Gençler artık kahve köşelerine gitmiyordu. Köylerde gençler tarladan çıkıp kahve köşelerine giderken, İstanbul’da bir sürü genç insan mahalle ve semt toprak sahalarında top oynayarak vakit geçiriyorlardı. Böylece gençler kahve köşelerinden de kurtulmuş oldular. Bu bakımdan futbol oynamak, spor ile uğraşmak her daim gençliği kötü alışkanlıklardan kurtarmıştır.

Oynadığınız bu rolleri nasıl bu kadar iyi sahiplenip, performansınızı da buna göre yüksek tutuyorsunuz? Bu karakterleri seçmenizin özel bir sebebi var mı?
Canlandırdığımız karakterler bizim hayatımızda olan karakterler. Ekmek Teknesi’nde Heredot Cevdet’i anlatırken, ben adı Heredot Cevdet olmayan ama ona benzer birini tanıdığım, bildiğim, mahallede onu gözlemlediğim için onun taklidini yapıyordum. Dolayısıyla ben böyle bir adamı hayalimde canlandırmadım.           Böyle bir adam vardı zaten. Bunu da en iyi bilen kişi ben olduğum için taklidini yaptığım karakteri, oynadığım rolü de samimiyetle ve iyi bir şekilde yapabiliyordum. Oyunculuk yeteneği muhakkak lazım. Bende böyle bir yetenek olmasaydı oyunculuk yapamazdım. Oyunculuğum Heredot Cevdet ile başladı. Bir insan bir mesleği yaparken aynı zamanda eğitiliyor da. Çevremdeki değerli sanatçıları rol model alıp, onların oyunculuğunu kendinize göre yorumluyorsunuz. Bir şekilde oyunculuk da gelişiyor. Oyunculuk için birinci olarak eğitim şart. Ama bazı kişilerde de Allah vergisi bir istidat var. Mesela Sayın Başbakan hep kaptandı, futbol oynarken de liderdi, hakeza şimdi de öyle (gülüyor).

Halil İbrahim Sofrası diziniz neden bitti? Bu dizi ile ilgili Sayın Başbakan’la hoş bir anekdotunuz da yaşanmış…
O diziyi Kadir Çöpdemir ile birlikte hazırladığımızda önce dizinin fragmanları yayınlanmaya başladı. Sayın Başbakan herhalde fragmanları görmüş. Daha sonra bir telefon geldi bana. ‘Sayın Başbakan görüşecek’ dediler. Ben inanmadım tabi. Aldım telefonu uzaklaştım. “O bıçak öyle tutulmaz, elini kesersin’ dedi telefondaki ses. Acaba biri benle maytap mı geçiyor ne? Sonra sesinden tanıdım. “Sayın Başbakanım ben berber çocuğuyum, bir gün gelin sizi bir güzel parlatalım, tıraş edelim” dedim. “Tamam, bir gün geleceğim” dedi ama kısmet olmadı. Dizi de erken bitti. Sayın Valimiz de bu diziyi çok seviyordu. Bizzat geldi sete, bizi ziyaret etti. Sonra tüm set oyuncularına bir yemek tertip etti. Kendisi ile bu diziden dolayı çok güzel bir hukukumuz oluştu. Tabi biz insanları mutlu etmek, tebessüm ettirmek arzusundayız. İnsanları tebessüm ettirmek zor bir şey. Oynadığım rol bir dramdı. Böyle mizah ile tanınan bir insan dram oynayabilir mi diye merak ettim açıkçası. Bizim yönetmenimiz olan Ahmet Katıksız çok yetenekli, geleceğin en büyük rejisörlerinden biri olacaktır tahminimce; Halil İbrahim Sofrası’nda benim bir takım duygusal sahnelerimden beni yakalamış. Hakikaten Orhan karakteri de öyle canlandı. Bana soracak olursanız gönlümüzde yatan insanları tebessüm ettirmek. Bir insanı mutlu etmek kadar güzel bir şey yok. Bir insanı çok kolay üzersiniz, moralini bozar, canını sıkarsınız ama bir insanı gülümsetmeyi zor başarırsınız.

Son zamanlarda gündemde önemli bir yere sahip bir konu var; Devlet tiyatrolarının özelleştirilmesi. Tiyatroların özelleştirilmesi devletin sanatın ve sanatçının üzerinden elini, desteğini çekmesi mi demek?
Ben devletin sanatla ilgili bir şeye karışmasından yana değilim zaten. Neden değilim?  Bugün bu iktidar gelir, yarın başka bir iktidar gelir. Sanatçılar sürekli iktidara göre şekil değiştirmek zorunda kalır ve şahsiyetlerini yitirirler. Siz her ne kadar tiyatrocular, sanatçılar özgür deseniz de her gelen iktidar ister istemez kendi fikrini arzu edecektir. Bu insanın tabiatın da olan bir şey. Dolayısıyla bence sanatçıların özgür olması için devlete bağlı olmamaları gerekir. Herkes kendi sanatını kendisi yapsın. Benim düşüncem bu. Bu ülkede sadece tiyatro yok ki, sadece tiyatro gürültü çıkarıyor. Bu ülkenin sineması var, musikisi var, mizahı var, resim sanatı var, edebiyatı var, hat sanatları var. Bunların hepsi sanat değil mi? O zaman hepsini birden getirelim devlete bağlayalım. Diğer sanatların suçu ne? Tiyatrocular maaş alıyorlar, devlete bağlılar. Peki, öteki sanatçıların suçu ne? 24 saat çalışan sinema emekçilerinin suçu ne? Bir karikatür dergisini satmak için sabahlara kadar çalışan karikatüristlerin, mizahçıların suçu ne? Şiir kültürünü yaşatmaya çalışan şairlerin suçu ne? Şu anda şiir kültürü en ölü zamanını yaşıyor. Ama biz şiirlerle var olmuş milletiz. Şiirler hayatımızda çok büyük yer tutuyor. Şiirin hayatımızdan gitmiş olması çok büyük bir kayıp.

O zaman özelleştirme sanatı daha özgür hale getirir diyebiliriz…
Tabii ki de. Ya sanatçılar tamamen özgür olacak ya da tüm sanatlar devlete bağlı olacak. Neden sadece tiyatro ses çıkarıyor ki ülkemizde bu kadar sanat var iken?..

Leave a reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *