Yıllarını televizyon ve radyo programları içerisinde geçirmiş olan spiker, program sunucusu İnci Ertuğrul ile televizyon haberleri, getirileri ve doğru habere doğru biçimde ulaşmanın yolları hakkında konuştuk…

Seyircinin elinde kumanda diye bir güç var. Yanıltıldığını anladığında, doğru bilgilendirilme yapılmadığını hissettiğinde kumandayı basıp kapatacak. Onu bir yapabilse seyirci, o gücünün farkına bir varabilse çok şey değişecek.

Söyleşi: Sümeyya Olcay

Fotoğraf: Bilal Balcı

İşletme mezunusunuz. Bölümünüz dışında bir alan olarak spikerliğe, daha sonra profesyonel olarak haberciliğe başlıyorsunuz. Birçok başarılı programa imza attınız. Bu süreçten bize bahsedebilir misiniz?

Ben Trabzonluyum. Üniversiteyi orada okudum. Türkçe öğretmeni olmak istiyordum. Beklediğimden yüksek puan gelince İşletme’ye girdim. Çocukluğumda çok radyo dinlerdim ve merak ederdim programlar nasıl hazırlanır, sunulur diye. Üniversite bittiği yıl TRT’nin açmış olduğu sınava girdim. Yazılı sınav, görüntü sınavı, ses sınavı ve genel kültür olmak üzere dört aşamalı bir spikerlik, sunuculuk sınavıydı bu. Sınavı kazandım, Ankara’da bunun için ayrı bir eğitim almaya başladım. Eğitim aldığım kursun son sınavından geçemedim. Trabzon’a dönüp, bir fabrikanın üretim-planlama departmanında çalışmaya başladım. Ama yayıncılık bir kere içime girmişti. Çünkü 3 aylık bir meslek eğitimi görmüştüm.  O sıralar TRT’den bir program sunuculuğu için teklif geldi. Açıkçası gözüm korkmuştu, çünkü çok popüler bir programdı. Kabul etmedim teklifi. Hocalarımın telkinleri ile tekrar sınava girdim. Ankara Büyükşehir Belediye radyosunda 3 yıl çalıştım. Bu sırada TRT GAP’ta dışarıdan sunuculuklar yaptım. İstanbul’a taşındık. 1993’te TGRT’ye başvurdum. 9 yıl orada çalıştım. Bir 4 yıl da Türkiye gazetesinde İnci Ertuğrul ve Renkler adlı sayfada röportajlar yapıp, yazılar yazdım. Star TV, CINE5’te çalıştım, şimdi de TRT Haber’deyim. 24 yıl olmuş, dile kolay…

Haberci olarak sizi tanıyoruz. Size göre bilhassa televizyon haberciliği nedir?

Tabii ki bu kavram günden bugüne çok değişiklik gösterdi. Gelişen teknoloji ile birlikte artık biz haberi bulup yapmıyoruz. Haberciler haberi bulup seyirciye ulaştıran olmaktan çıktı; çünkü bizim hedef kitlemiz haberi bizden önce öğrenir hale geldi. Sosyal medya dediğimiz sosyal alan bunun paylaşımını çok hızlı bir şekilde yapmaya başladı. Bilgiye ulaşmak, bilgiyi paylaşmak, haberi ulaştırmak çok hızlı bir hale geldi. Bu sefer ister istemez haberciliğin şekli de değişmeye başladı. Artık işlevsel habercilik denen bir noktaya geldi habercilik. Seyirciye bir kazanım sunmak zorundasınız verdiğiniz haberde. Yoksa zaten kişi o haberi duyuyor, öğreniyor bir şekilde. Siz o haberin üzerine bir şey katmak zorundasınız. Bu da seyircinin ulaşamayacağı bir bilgi, seyircinin ulaşamayacağı bir uzman olabilir. Bir haberi farklı bir şekilde sunacaksanız o haberi bir tarihçesi, dünü, bugünü, yarını ile yorumlamanız, habere bir şeyler katmanız lazım. Ancak bu sayede başarılı olabilirsiniz. Çünkü çok sayıda haber mecrası var. Bu bilgiyi zaten seyirci alıyor. Siz tercih edilebilen olmalısınız. İşlevsel hale gelmelisiniz ki sizi tercih etsinler. İnanırlık da çok önemli bu noktada; çünkü bu bilgi akışı bu kadar hızlı olunca dezenformasyon dediğimiz şey de gerçekleşiyor. Bugün herhangi bir konuda bir araştırma yapmak için Google girip yazdığınızda karşınıza milyonlarca sayfa çıkabilir. Ama onların hepsi doğru değildir. Tembel bir yaklaşımla ilkini bulup kopyalarsanız bilgiyi yanlış öğrenmiş olursunuz. Doğruyu bilmek için karşılaştırma yapmak zorundasınız.

Televizyon haberlerinde de seyirci karşılaştırma yapmak zorunda o zaman…

Şüphesiz. TV haberciliğinde de seyirciye doğruyu, doğru biçimde vermek zorundasınız.  En net, en anlaşılır, en kısa biçimde fayda sağlar halde onu seyirciye ulaştırabiliyorsanız başarılı ve kalıcı olursunuz. Yoksa çok çabuk kaybolup gidebiliyorsunuz. Bu bir avantaj ama bir yandan da dezavantaj. Ben buradan bir bilgiyi internete koyuyorum, o bilgi benden bağımsız dünyanın bir ucuna gidiyor. Ama o arada belli duraklara uğrayıp değişimlere uğramışsa? Kaynağından bağımsız halde dolaşırken farklı biçimlere dönüşebiliyor bilgi. Tehlikeli olabiliyor.

Kitle iletişim aracı olarak nitelendirdiğimiz aygıtların gerçek anlamda iletişim işlevini yerine getirmediğini, bu araçların başka hedeflerinin olduğu konusunda ifadeler bulunur. Kitle iletişim araçlarında özellikle TV’nin asıl amacı nedir?

Dördüncü kuvvet medyadır, tabiri var. Artık o dördüncü kuvvet olmaktan çıkıp ülke yönetiminde karar alma noktasına geldi, birinci kuvvet oldu. Bu da bir kitle iletişim aracı olarak medyanın büyük bir güç olduğunu ifade ediyor. Yanlış kullanıldığı, yanlış yönlendirildiği zaman da büyük bir tehlike haline gelebiliyor. İşte geçtiğimiz aylarda Arap Baharı diye başlayan süreçte gördük ki insanlar sosyal medya üzerinden bir liderleri olmadan örgütlenip, yıllardır devam eden bir devri devirebiliyorlar. Yani hiç birbirini tanımayan insanlar herhangi bir konu üzerinde, bu siyasi de olabilir, başka bir sosyal mesele de olabilir, kültürel bir başlık üzerinden de olabilir, örgütlenip harekete geçebiliyorlar. Kitle iletişim araçları yaptıkları yayınlarla etkileyici belirleyici olabiliyorlar. Hep bize öğretilen gerçek amaç nedir kitle iletişim araçlarının; haber vermek, bilgilendirmek, eğitmek, kültürel katkı sağlamak, bir de bunların kaynağını oluşturmak için tanıtım, reklam yapmak. Baktığınızda tüm bunlar hayatın temelinde olan kavramlar. Yani topluluğu yönlendirip istediği şekle sokabiliyor televizyon. Neden TV diyorum; çünkü RTÜK’ün yaptığı araştırmaya göre bizim insanımız günde altı buçuk saat TV seyrediyor. Ortalama TV izleme süremiz dört saat. Bunu dakikaya çevirdiğinizde bir üniversite öğrencisinin aldığı haftalık ders saatinin iki katına denk geliyor. O zamanda olayın etkinliği, büyüklüğü ortaya çıkmış oluyor. Bunlar ticari kurumlar sonuçta, bunu unutmamamız lazım, haliyle kazanç elde etmek istiyorlar. Ama sadece para elde etmek için kurulmuyor radyo, TV’ler. Aynı zamanda güç olduklarının farkındalar. Siyasi erk üzerinde yeri geldiğinde baskı veya pazarlık unsuru haline de gelebiliyorlar. Bazı iktidar değişimlerinde bakıyorsunuz ki medyada patronlar da değişiyor, medyanın sahipleri de değişebiliyor, tutumlar da değişebiliyor. Bir paralel yürüyüş halini gözlemeyebiliyoruz. Oysa eleştirmek, muhalefet etmek medyanın temelinde olmalı. Ama bunu tam yapabilenler var, yapamayanlar var. Bunu ben belli bir dönem için konuşmuyorum, her dönem için bu geçerli. Bu sebeple kitle iletişim araçları amacından çokça sapabiliyor.

İletişim iki yönlüdür. Fakat televizyon, radyo gibi iletişim aracı olarak nitelendirilen aygıtlar tek yönlü olarak iletisini sunmaktadır. Bu aygıtlara iletişim aracı demek ne kadar doğru? Televizyon gerçek anlamda iletişim görevini yerine getirebiliyor mu?

Günümüz teknolojisinden söz edersek tek yönlü olmaktan biraz çıkmaya başladı TV’ler.  Çıkmasının sebebi ise şu: TV programların birçoğuna bakın, program sunucuları insanların Twitter üzerinde gönderdiği mesajlarla konuklarına soruları yöneltiyor. Bir kolaycılık bu. Gelen e-postalarla, tweetlerle soruları soruyorsun, peki sen ne katıyorsun? Bu aslında zaman zaman iletişimi tek yönlü olmaktan çıkarıyor. Gelen e-postalarla, telefon bağlantılarıyla birazcık da olsa bu tek yönlülüğü kırdığını görüyoruz. Hepsin de böyle değil tabi. Hepsinde seyirci aktif halde değil. Ben bir şey üretiyorum ve bunu karşı tarafa aktarmaya, bir anlamda satmaya çalışıyorum. Gerçek bir iletişim midir bu? Belli noktada değildir. Şunun altını çizmemiz gerekiyor. Televizyonun gerçek bir iletişimi sağlamak gibi kaygılarının olduğunu bekleyemeyiz. Bunlar ticari kurumlar, para kazanmak istiyorlar ya da sahip oldukları güçle başka bir kazanım elde etmek istiyorlar. Bunun içerisinde topluma karşı bir takım kaygıları taşımalarını beklemek çok romantik kalıyor. Bunu da ancak siz yönetmeliklerle, düzenlemelerle sağlayabilirisiniz.

Anında aktarılan haberler izleyiciyi bilgilendirme amacı taşısa da bunun aksine TV, izleyicisini aşırı uyarıyor. Aktarılan haberler sonrasında araya mesafe koyulduğunda pratikte bilgilendirme değil de her defasında bir aldanma gibi gözükmüyor mu bu durum? Ne yapılabilir bu noktada?

Televizyon seyircide ‘az sonra’ toplumu oluşturdu. Alıştık şuna hepimiz; geçiyoruz TV karşısına, televizyonun az sonra vereceği şeyi bekliyoruz. Bir dönem ses ve görüntü efektleri ile birlikte flash flash diye haberi sunuyorlardı. Toplum da bu halde yaşamaya başladı. Birazdan size şunu vereceğiz, 3 dakika sonra.. Sen 3 dakika sonra oradan bir şey alacağım deyip beklemeye başlıyorsun. Bu arada sorgulama da yapmıyorsun. Seni ister istemez kendi istediği kalıp içine sokuyor televizyon. Bakayım bana ne verecek diye ağzını açıp bekliyorsun. İster istemez böyle bir seyirci modeli ve yaşam biçimi oluşmaya başladı. Farkında olmadan bu kalıbın içine girmeye başladık. Bu bir aldanma. Sen algıların açık bir birey olarak hayatında TV’yi eğiten, bilgilendiren, seni hayata hazırlandıran, donatan tek unsur olmaktan çıkarman lazım. Yoksa sadece sana orada sunulduğu şekilde bir birey haline gelirsin. Okuyan, araştıran, sorgulayan, TV’den gelen her done üstüne düşünebilen kuşaklar olmalıyız, bu şekilde bir kuşak yetiştirmeliyiz.

Bu aldanma medyanın ticari kaygılarının olduğunu gösteriyor…

Medyanın ticari olarak kaygıları var. TV işi çok pahalı bir iş. Kira, cihaz, personel ödemeleri var. Bu arada kazanç elde etmek, giderlerini karşılamak için çok sayıda seyirciye ulaşmaları lazım. Toplumsal kaygıyı hissettiklerinde haliyle para da kaybediyorlar. Bu yüzden sundukları şeylerle, bazı kanallar istisna, o sırada toplum ne kazanmış, ne kaybetmiş, onları pek ilgilendirmiyor. Devlet televizyonlarında bu kaygı ilk sırada, zaten böyle olmak zorunda. Devletin gelir sorunu yok, vergilerle kendi yayınlarını sürdürebiliyor. Ama özel kanallar ticari olduğu için bunu sürdürürken bu tür endişeleri pek gözetemeyebiliyorlar. Yasal düzenlemelerle bunlar onlara hatırlatılıyor. Sen insanları bir yandan eğitmelisin diyorlar. Kanal ne yapıyor, geceleri trafik ile ilgili spotu yayınlıyor. Peki, gece kim izliyor? Yasakçılık değil söylediğim şey ama iyi bir denetim mekanizması getirmek lazım. Diziler, programlar, haberler içerisinde kıstaslar olması gerekiyor. Türkiye’de en güçlü kavram ailedir. Aile bizim çok önemlidir. Ama TV dizilerine bakın, bir tane düzgün aile yapısı var mı? Orası gerçeklik değil oyun, kurgu ama bir aile kurguluyorsun insanların kafasında. Herkes birbirine yalan söylüyor. Bunlar ister istemez bizim alt belleğimize yerleşmeye başlıyor. Sevimli sevimli diziler sanıyoruz,  korkunç bir kavram bu ama bir şekilde ensesti veriyorlar bize.

Bunlar kasıtlı olarak mı veriliyor?

Böyle demek istemiyorum ama bu izleniyor diye veriliyor.  Kanal yöneticilerini doğru bir düzenleme ile yönlendirirseniz bir şekilde bu sorunlar çözülebilir. Kısıtlama demek istemiyorum buna; çünkü yasaklarla bir yere varamazsınız. Türkiye’de özel kanallara geçiş, yasağı çiğneyerek oldu. Sadece parklarda hoparlörle yayın yapan belediye radyoları, meteoroloji radyosu ile çalıntı araç vs. gibi duyuruları yapan polis radyoları vardı. Bir de TRT’nin tekelinde olan radyo ve TV kanalları mevcuttu. TRT’de çalınmayan arabesk, fantezi gibi müzikler polis radyosunda çalınırdı. Bunlar dışında yayın yapmak yasaktı. Daha sonra bu yasak delindi. Rahmetli Turgut Özal zamanında Magic Box diye kanal, daha sonra özel kanallar çıktı. Sonra yasal düzenlemeler oldu. İşte bunun sancıları hala çekiliyor. En başta yasağı çiğneyerek yola çıkan bir takım kurumların artık düzgün işler yapmasını beklememiz mümkün değil. Mesela sosyal sorumluluk diye kamu spotlarını en çok seyircinin olduğu prime time değil de, en az seyircinin olduğu saatlere koyuyorlar. Ama biz bu düzenlemeyi doğru biçimde yapsaydık bugün bu hale gelmezdik.

Günümüzdeki sorunlar neler?

Okuma oranımız çok düşük. TV elbette olacak, TV’den elbette bize yanlış mesajlar gelecek. Allah bize bir akıl vermiş, sorgulayacağız, yanlışı doğruyu ayıracağız. Altı saat TV izliyorsan ve senede bir tane bile kitap okumuyorsan, bir tane bile dergi karıştırmıyorsan tehlikeli sularda yüzüyorsun demektir. Ama hem okuyorsan, hem de dünyada ne olup bittiğini farklı kaynaklardan sorguluyorsan, sadece A kanalını izlemekle yetinmeyip B kanalını da izleyip, onları karşılaştırıp, yanına da C gazetesini koyup, D uzmanının da görüşüne bakarak yorumlama yapıyorsan sorun yok. Ama tek bir kaynaktan besleniyorsan sorun vardır. O zaman az önce değdim ‘az sonra’ toplumu haline gelmiş oluyoruz. Onun sunduğuyla yetinen, yorum yapan ve dünyaya bakıp dünya görüşünü oluşturan bir birey oluyorsun. TV izlenmesin demiyoruz, elbette izlenecek. Ama izlenirken seçici olunacak. TV izlerken onun kurgucu olduğunu, gerçekçi olmadığını, bir oyun olduğunu bilmemiz lazım. Oraya gerçekleri çok fazla yüklediğimiz zaman gerçekle kurgu birbirine karışmaya başlıyor. Sonra biz kurguları hayatımıza taşımaya başlıyoruz, gerçekliğimizi yitiriyoruz.

Bir haberin doğruluğu artık kaynağından aktarılmasıyla değil, öteki medyanın da aynı bilgileri(haberi) tekrarlayıp bir nevi onu doğrulamasıyla doğruluk kazanıyor. Yani tekrarlama kanıtlamanın yerini almış durumda. Peki, seyirci bunu nasıl farkedecek veya kaynaktan alınmayan her bilginin haber olarak sunulması ne kadar etik?

Tabii ki etik değildir. Burada haber kavramını üstünde durmamız lazım. Aslında iddialar ve yorumlar zaman zaman habermiş gibi sunuluyor insana. Bu gazete haberlerinde de çok sık karşımıza çıkan bir durum. Bir yorum, bir iddia yapılıyor; bunun iddia olduğunu çoğu zaman haberin üçüncü veya dördüncü paragrafında görüyoruz. Onu haber gibi sunuyorlar bize ama aslında o bir iddia. Artık sorgulanan kavramlardan biri de kurumların inandırıcılığı, gerçekçiliği kavramı. Kişisel görüşler haberin önüne geçebilir hale geldi. O zaman da güvenirliliği yitiriyorsunuz. Demin dediğim nokta, karşılaştırma yapacaksınız, farklı kaynaklardan beslenmeye çalışacaksınız. Tek kaynağa bağlı olmayacaksınız.

TV’nin şiddet, kan vb. durumları içeren haberleri ciddi bir şekilde sunmasıyla kişi dış dünyada olup bitenlerden haberdar olduğu yanılgısına düşüyor. Haberin haber olabilmesi için bu görüntülerin çok detaylı bir şekilde gösterilmesi mi gerekir?

Sinemanın beslendiği iki temel kavram var; cinsellik ve şiddet. Bunlar ya direk verilir bize ya da gizlenerek arka planda verilir. TV’de bu iki kavram temel noktada. Baktığınızda TV’lerde, haber yayınlarında, programlarda, dizilerde, sporlarda, eğlence programlarında ne tür yayın olursa olsun hep bu iki kavram var; şiddet ve cinsellik. Çünkü insanın doğasında da en ilkel kavramlar da bunlardır bir anlamda. Bunları kontrollü vermek zorundasınız. Veriliyor mu? Orada yine kocaman soru işaretimiz var. Bu da beraberinde dediğin gibi o yanılgıyı getirebiliyor. Haber aldığını zanneden adam aslında haberin kendini öğrenmiyor, orada aklında kalan şey birinin öbürüne bağırdığı, birinin diğerine dayılandığı, tokat attığı an kalıyor. Haberin kendisi özünü kaybetmiş oluyor. Diğer unsurlar onun önüne geçebiliyor. Ama bu haberi sunan kanal, birim daha çok izlenmek, daha çok kişiye ulaşma noktasında sık sık bu tür görüntüleri kullanıyor. Bültenlere bakın; siyasi haberleri verdiğinde bile iki parti lideri ile onların atışmalarını veriyor. O, ona şöyle dedi, onun da cevabı sert oldu, şu ifadesi dikkat çekti. Dikkat çeken ifade çoğunlukla ya çirkin bir kavram ya da üslup oluyor.

Haberler iç karartıcı, bunaltıcı olabilir. Bu tür haber konularının seçiminden öte, haber uzmanlarının bu sorunlara yaklaşımı, tarzları, yorumları nasıl olmalıdır?

Sunan kişinin çok fazla ekleyebileceği bir şey yok. Çünkü haberi hazırlayan, onaylanan birileri var. Bu da tek başına bireysel bir kararla olabilecek bir şey değil. Bir kanalın ben artık etik davranacağım demesi ile etik kurallar oluşmuyor maalesef. Ciddi bir rekabet ortamı var, bu sebeple acımasız davranabiliyor kanal yöneticileri, bu esnada da bazı ilkeler çiğneniyor. Aslında seyircinin elinde kumanda diye bir güç var. Yanıltıldığını anladığında, doğru bilgilendirilme yapılmadığını hissettiğinde kumandayı basıp kapatacak. Onu bir yapabilse seyirci, o gücünün farkına bir varabilse çok şey değişecek. Çok izlenen bir program ama içinde sakıncalı bir şey mi var; kapat. Sen kapat, o kapatsın inanın bir hafta sonra kapatılır o program. Bu gibi durumlarda bir de seyircinin ilgili kanala, RTÜK’e durmadan, usanmadan şikâyet mailleri göndermesi, telefon etmeleri gerekir.

Bilgi edinme yorucu bir iştir, vatandaş da ancak bu yorucu çabayı gösterdiğinde gerçek demokratikleşme olur. Yalnız gereğinden fazla haberin sunulması, her birinin üzerinde yeterince durulmaması aslında kişiyi bilgilendirmekten ziyade bilgiden yoksun bırakmaktadır. Televizyon ve haberler kişiyi hiç bir çaba sarfetmeden hazır bilgiye ulaşmalarını sağlamış olmuyor mu? Bunun önüne nasıl geçilebilir?

Eskiden bilgiye ulaşmak çok zordu zaman emek isterdi ve pahalıydı. Şimdi çok kolay ve bedava. Hedef kitlenin bu kadar çok bilgi içerisinden araştırma ve karşılaştırma yaparak doğru bilgiyi alması gerekir. Bunu yaparak da bir çaba sarf etmiş olur. Televizyon bir rekabet ortamı içerisinde. Daha çok şey verme telaşına giriyor haliyle. Ülkemiz bulunduğu coğrafyadan dolayı tüm olaylardan birebir etkileniyor. Gündemimiz çok yoğun. Ama hiç birini sonuçlandırmadan bir sonraki adıma geçiyoruz. Mesela kadına şiddet. Biz bununla ilgili başlığı bir süre tartışıyoruz. Daha sonra başka bir habere geçiyoruz, o gün onu konuşuyoruz. Sanki o sorun çözülmüş gibi bırakıyoruz o haberi bir kenara. Sonra dönüyoruz Suriye’yi, siyasiyi ekonomiyi, konuşuyoruz. Sonra bir kadın öldürülüyor, bu sefer kadına şiddeti konuşuyoruz. Derken hepsi birbirine karışıyor, bir süre sonra bir sürü başlık kalıyor ortada. Yarım yarım hayatımıza devam ediyoruz hiçbir başlığı tamamlamadan. Aslında bu bence bireysel bir yorgunlukla birlikte toplumsal bir yorgunluğu getiriyor bize. Bunu yapmak kolay değil elbette. Bahsettiğim bu başlıklar devletimizin halletmesi gereken konulardır. Halledip hayatımızdan çıkarması gereken başlıklardır.

Magazin bir haber midir? Ünlülerin istisnalar dışında ne yaptıkları hakkında bilgi veren programlar haber niteliği taşır mı?

Ünlülerin hayatımızda bir yeri var. Tanınan insanların belli olayları haber değeri taşır. Çok ciddi bir hastalık geçirmiştir, ölümden dönmüştür, çocuğu olmuştur, yeni bir projeye başlayacaktır, bunlar magazin içerisinde haberdir. Ama gazeteleri açtığımda Çeşme’de bilmem kimin köpeğinin burnunu öpmesi, çocuğunun ayağını denize sokması, kişinin günde beş saat güneşte uzanması, sonra şezlongda sevgilisiyle lahmacun yemesi bunlar haber değildir. Ha, bir lahmacunun 50 liraya satılması haberdir. Ama öbürleri haber değildir. Haberi hazırlayanlar da madem tutuluyor, öyleyse yapalım diyorlar.

Muhabirler çoğu zaman polislerle birlikte operasyonlara katılıp olay konusu olan insanları (suçlu-suçsuz) izleyici karşısında aşağılayıp, yargılayabilmektedirler. Bu şekilde olayın konusu olan insanların özel hakları da ihlal edilmektedir. Muhabirlerin veya haberi veren kanalın bu tutumu hukuksal anlamda bir suç teşkil etmiş olmuyor mu?

Aslında suç. Sonuçta yargılaması bitmemiş, dava süreci tamamlanmamış herkes masumdur. Yargılama süreci boyunca kimsenin suçlu olduğunu ortaya koyamazsın. Bir baskın anında herhangi biri başka bir nedenle orada olabilir. Baskın anında oradaki herkesin suçlu olduğunu göstermiyor bu durum. Bu gibi konularda medyanın dikkatli olması, özel hukuka saygı göstermesi gerekir.

Son olarak gerçek habercinin, yayıncının tutumu nasıl olmalıdır?

En başta bir yayıncının meslek ilkelerine uyması lazım. Bunun ötesinde kişinin sosyal sorumluluk sahibi olması gerekir. Bu işin vebali çok ağır. Yaptığınız iş tüm kitleyi ilgilendiriyor. Yolladığınız mesaj sizden çıktığı andan itibaren herkese ulaşıyor, herkes üzerinde bir etki yapıyor. Bunu algılayan kişiler içerisinde karşılaştırma yapıp doğruyu yanlışı ayırabilecek olanlar da var, bunu yapamayanlar da. Ekrana çıktığınızda sizin artık kişisel özellikleriniz, görüşleriniz, inançlarınız, düşünceleriniz bir tarafadır. Yaşadığınız topluma ülkeye karşı bir sorumluluğunuz vardır, ona göre hareket etmek zorundasınızdır. Kılık kıyafete, söylediğiniz cümlelere kadar bu böyledir.

Bu röportaj Yeşilay Dergisi Eylül 2012 sayısında yayınlanmıştır. 

Leave a reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *