05Bir insanın muhabbeti bu kadar mı güzel olur? Söz konusu Murat Serezli ise cevabımız; evet! Reklamlarda ve sitcomlarda aranan bir yüz Murat Serezli… Animasyon ve yönetmenlikte de başarılı bir isim.. Sempatikliği ve sohbeti muhteşem.. Bizler de Anadolu Hisarı’nın nefis havasında Serezli’nin bu keyifli sohbetine ortak olduk.

Röportaj: Sümeyya Olcay

Fotoğraf: Rabia Koyuncu

Mimarlık eğitimi aldınız ama prodüksiyon, animasyon gibi alanlarda çalışmaya başladınız. Sizi bu alana yönlendiren ne idi?

Lise çağlarına kadar hangi mesleği seçeceğimden emin olamamıştım bir türlü. Ama bilimle ilgili bir şeyler yapmak istiyordum. Hayatım boyunca araştırma yapsam ve bundan da kazanç elde etsem ne kadar ideal bir hayatım olur hayallerindeydim. Lisede ikinci dönemimde zayıflarımı kurtardığım için ailem de beni bilgisayarla ödüllendirdi. Yıl 1983. O dönemde bilgisayarlar ilk defa evlere girecek fiyatlara inmiş. Bir iki ay bilgisayarla oynadıktan sonra programlama dilini öğrenmeye merak saldım. Tüm lise hayatım boyunca bir yandan okuyup bir yandan da demo programları hazırladım. Bu işlerden kazanç da elde ettim. Üniversiteye giriş sınavında sadece 3 tercih yapmıştım. İlk ikisi bilgisayar bölümleriydi. Üçüncü tercihim ise Mimar Sinan Üniversitesi Mimarlık’tı. Ben üçüncü tercihime yerleştim.  Üniversitedeyken de her zaman bilgisayar ve programcılık ile ilgilenmeye devam ettim. Hatta şöyle bir anekdot anlatayım. O zamanlar mimarlık tarihi dersimize profesörlerimizden biri giriyordu. Ve mimarlıkta bilgisayar kullanımının henüz emekleme aşamasında olduğunu anlatmak için, “bilgisayarlar tasarım konusunda size yardımcı olamazlar, kesit bile alamazlar” demişti. Bu soru benim aklıma takılmıştı o gün. Eve gidip sabaha kadar primitif bir plan üzerinden kesit çizebilen bir program yazmıştım. Ve ertesi gün bunu fakülteye götürdüm. Çok ilgilerini çekti. Okulda da o sırada yeni bilgisayar laboratuarı kuruluyordu. Bana direkt anahtarını teslim ettiler. Ben de evimde olamayacak kadar hızlı bilgisayarlara ulaşım sağlamış oldum.

Bilgisayarla mimarlık uzun yıllar beraber gitmiş anlaşılan…

Evet.. Üçüncü sınıftayken beş arkadaş bir de şirket kurduk. Piyasaya hem sunum programları yazıp hem de mimari çözümler üretiyorduk. Üniversite hayatı boyunca mimarlık ve bilgisayar benim için paralel gitti. Ama bilgisayar programlama daha öndeydi.

Ortaokul derslerinde oturup storyboard’lar çizerdim

Görsel sanatlara geçişiniz nasıl başladı?

Okulu bitirdiğim zaman görsel sanatlarla ilgilemeye başladım. Kanal E’nin (şimdiki CNBCE) ilk kurulum ekibi içinde yer aldım. Sonra askerlik girdi araya. Askerlikten sonra Star TV’de işe başladım. Kanalda yaklaşık 9 yıl animasyon, yönetmenlik, özel efekt, seslendirme dallarında yoğun faaliyet gösterdim. Ama aslında en büyük hayalim sinema yapmaktı. Ortaokuldayken oturup derste hayali filmlerimin başlarının storyboard’larını çizerdim. Defterler dolusu çizgi romanlar çizerdim. Çok meraklıydım bilim kurguya ve sinemaya. Bilgisayar grafikleri geliştiği zaman artık kendi başıma, evde, hiçbir insana, paraya, lojistiğe ihtiyaç duymadan kendi filmlerimi yapabiliyordum. Büyük bir özgürlüktü yaratıcılığım için.

Yalnız bunun eğitimini almıyorsunuz?

Hayır, ben sadece mimarlık okudum. O eğitimi hep kendi başıma yüzlerce kitap okuyup, binlerce film izleyerek edindim. Sömestr ve yaz tatillerinde izleyebildiğim kadar. film izlerdim. Videomuzu da babamın bize yakın oturan bir arkadaşının evindeki videoya bağlayıp, tatillerimde orada günde beş film aktarırdım. Aktarma da şimdiki gibi film başına iki dakikada copy-paste gibi olmuyordu tabi. Bir filmi aktarmak doğal olarak filmin süresi kadardı. Sonuçta kasetten kasete bir aktarım söz konusu. Daha o zamanlardan kallavi bir film arşivim vardı. Bu iflah olmaz sinefilliğim film yönetmenliği ve film türleri algısı üzerine büyük bir birikim ve görgü sağladı. Onyıllardır da en çok sinema üzerine kitaplar okumaktayım.

Nevra-Metin Serezli çiftinin oğlu olmanız sizi bu alana yönlendirmede etkili oldu mu?

Oyunculuk Türkiye’de de, dünyada da en zor mesleklerden bir tanesi. Sadece yetenekli ve eğitimli olmanız yetmiyor. Aynı zamanda şanslı da olmanız gerekiyor ve şans hiçbir zaman elinizde olmayan bir faktördür. Bu işin kendine has başka zorlukları da var. Her sezon yeni baştan iş bulma mecburiyeti gibi… Her sene o işi tutturmanız gerekli ki bir kaç sene devam edebilsin. Hâlbuki bir yerde işe başlasanız, orada çalışırsınız, maaşınız yatar, güvenceniz vardır. Kovulacak kadar aykırı olmadığınız sürece işinize güvenirsiniz. Annem, babam da bu işin çok çeşitli zorluklarını çok iyi bildikleri için kardeşimi ve beni pek teşvik etmediler oyunculuğa. Onların düşüncesi üniversite okuyarak,  oyunculuk dışında bir mesleğimizin olması yönündeydi.

Arkadaş gruplarımın komedyeniydim.

Nevra Serezli bir röportajında sizin çocukluğunuzda içine kapanık bir mizaca sahip olduğunuzu ifade etmişti. Yaptığınız işlere bakılırsa bu hiç de böyle gözükmüyor…

Evet, çocukluğumda içime kapanıktım, çok dikkat çekmek istemeyen birisiydim. Bilgisayar da biraz beni asosyalleştirmişti belki de. O yıllarda bilgisayarlara meraklı olanlar asosyal diye etiketlenirdi. Çünkü günümüzdeki gibi herkes cebinde bile bilgisayarlar ile gezmiyordu, bir çoğu görmemişti bile… Bilgisayarla uğraşan, saatlerce odaya kapanıp, hiçbir yere çıkmayan ama birbirleriyle değişik bir dille konuşup, çok eğlenen insanlar onlara garip ve ürkütücü gelirdi. Şimdi ise herkesin dilinde sosyal paylaşım sitelerinin terimleri var. Aslında ben asosyal bir çocuk değildim. Farklı arkadaş guruplarımda hep sevilen ve hatta hiperaktif olandım. Sadece üzerimizde kimileri tarafından yapıştırılan asosyal etiketlemesi vardı. O yaşlarda kişi, kendisinin bile başkalarının etiketlediği gibi olduğuna inanıp ve hatta davranışlarını bile o yönde değiştirebilir. Toplumun bireyi şekillendirmesi işte. Yakın hissettiğim arkadaş gruplarımın her zaman stand-up’çısıydım. Onları en çok güldüren, heyecanla dinlemelerine neden olan şeyler anlatandım. Bu biraz da benim çok okuyup, öğrenmemden, çok da meraklı olmamdan kaynaklanıyordu. Şimdi ise sanal sosyalliği sosyallik sanan ama karşılıklı masada otururken her boş anda akıllı telefonlarını ellerinden düşürmeyen, karşılıklı sohbet paylaşımı yapmak yerine mesajlarını, maillerini, tweet’lerini düzenleyen çok kalabalık bir nesil var. Fazla sosyallikten boğulmuş asosyaller.

 Bir aracın iyi veya kötü oluşunu, onu kullananın davranışı tanımlar.

Bir yandan da çocuklarını sokaktaki tehlikelerden korumak isteyen aileler, bu defa çocuklarını evde bilgisayar başına kilitleyebiliyorlar. Internet ve güvenliği hakkında düşünceleriniz nasıl?

İnternet hayatı kolaylaştırması ve tanıdığı imkânlardan dolayı bence en büyük iletişim buluşu. Hayatımıza getirdiği kolaylıklar sayısız Kimi yörelerden ise Internet’in ne kadar kötü ve zararlı birşey olduğuna dair haberler, röportajlar izliyorum bazen. Oysa Dünya’daki tüm araçları zarar vermek amacıyla da kullanabilirsiniz. En faydalı ya da basit görünenleri bile silaha dahi dönüştürebiliriniz. Bir aracı iyi veya kötü olarak tanımlayan, sadece onu kullananın davranışlarıdır. Nesne eylemsizdir, durağandır. Onu etkin kılan öznedir, yani sorumluluk sadece öznededir.

İnternet’in yapısı çok olasılıklı. Bir yerini kapadığınızda ya arkasından dolaşmanın ya da başka bir yöntemle aynı amacı gerçekleştirmenin bir yolu muhakkak var. O yüzden ebeveylerin bilinçli ve bilgili olması şart. Teknolojik gelişmelerin önüne asla geçemeyiz, hatta anne baba olarak hızına çocuklarımız kadar yetişemeyiz. Biz sorumluluklarımıza, değerlerimize ve çocuklarımıza sahip çıkmalı, onlara doğru ve yanlışı ayırt edebilmeyi öğretmeliyiz. Bunu ayırt edebilen birey asılnda hiçbir kurallar bütününe muhtaç olmaz. İnsanlık her aracı doğru kullanmanın yolunu da bulur.. Asıl çocuklarımızı korumak için o araçlar hakkında sıkı bilgiye sahip olmak zorundayız çünkü otomatik koruma mekanizmalarının etkinliği tartışılır.

Karşı düşünce siz izin vermediğiniz sürece size zarar veremez.

Tartışmaya açık noktalar hangisidir?

En basit örnek: Aile ve çocuk profilinde, evet zararlı içerikli sitelerden uzaksınız. İstismara yönelik imgeler , belli kelimelerin olduğu sayfalar, DNS’ler açılmıyor. Ama Internet’i tamamen sansürlemek imkansız. Bu özelliği biz büyükler adına sevdiğim bir şey. Çünkü akli ehliyeti sahibi, ahlaki değerleri olan, doğru-yanlışı bilen bir insan için sansüre ihtiyaç yoktur. Siz inanmadığınız düşüncelere ait bir kitabı okuduğunuz zaman düşünceleriniz hemen karışıp bulanır mı? Hemen etkilenip, akıl karmaşası içine düşer misiniz? Hayır. Hatta belki düşüncelerinizin sağlamasını yapmış olursunuz. Karşıt düşünce, siz izin vermediğiniz sürece asla size zarar veremez. Birileri benim neyip okuyabilip neyi göremeyeceğime benim adıma karar veriyorsa, benim aklıma ve yargıma güvenmiyor hatta hakaret ediyor demektir. Olgun bireyin sansüre ihtiyacı yoktur. Bunu ben talep ediyor veya destekliyorsam da, ben kendi kendimin aklına güvenmiyorum, bir büyük abimin beni korumasına ihtiyaç duyuyorum anlamına gelir. Ki neyi görüp neyi göremeyeceğini bugün birilerine teslim eden, yarın kararlarını, gücünü, bireyselliğini bir başkasının eline devreder. Ama gel gelelim reşit olmayan çocuklar söz konusu olduğunda onların temiz dimağlarını, yaşları ve eğitim seviyeleri yeterli olgunluğa gelene kadar, zararlı olabilecek, gelişimlerini etkileyecek şeylerden korumak zorundayız. Söz konusu Internet olunca çaresiz olduğumuz kısımlar da var ama.

Mesela Aile Paketi ile çocuklarımızı çeşitli zararlı alışkanlıkların promosyonunu yapan ve istismar nesneleri gösteren sitelerden koruduk diyelim. Ya direkt mesajlaşma ya da sosyal medya siteleri üzerinden onlarla kontak kurmaya çalışabilecek kötü niyetli kişilerden nasıl koruyacağız? Bunu sadece çocuğumuzu özellikle bu tarz şeylere karşı eğiterek engelleyebiliriz. Bunu devlet engelleyemez, bilişim sistemleri engelleyemez. Bunun önüne ancak bilinç sahibi ebeveynler ve aile içi eğitim ile geçebiliriz. Her tür ahlaki eğitim önce aile içinde başlamalıdır.

Bu tür bağımlılıklarla mücadele noktasında elbette en etkili alan medyadır. Medyanın bu konuda tutumu nasıl? Örneğin dizi ve sinemalarda alkolün gösterilmesi de internetten gelen tehlikelerle eş değil midir?

Her türlü yerde özendirici reklamlar ile karşılaşabilirler. Ama her şey aile ve çevreden başlıyor. Ben kendi çocuklarıma bu eğitimi iyi verebileceğimi düşündüğüm için reklamlardan ya da TV/sinema eserlerindeki kullanımlardan ürkmüyorum. Ben çocuklarıma sigaranın, alkolün zararlı olduğunu doğru ve ikna edici bir şekilde anlattığım sürece çocuklarım o özendirici ve parlatıcı her tür medyayı gördüklerinde şeffaf bir şey izler gibi umursamadan geçeceklerdir. Asıl savaşmakta zorluk çekeceğimiz çocuğumuzun yakın arkadaş çevresi.

Yani çocuklar arkadaş çevresinden çok çabuk etkilenebiliyor…

Kesinlikle. Ben ilk sigaramı dershanede, teneffüste sigara içen arkadaşlarımı görüp, merak ederek içmiştim. Hiç bir zaman başlamadım sigaraya. Ama o gün neden içtiğimi de bilmem. Bir yalnız kalma ya da kabul edilme derdim de yoktu. Ailevi bir sevgi boşluğu içinde de değildim. Çocuklar gruptan dışlanma, yalnız kalma endişeleriyle, sosyal kabul ediliş uğruna arkadaş grubunun dinamiklerine uyarak bağımlılık yapıcı maddelere bulaşabilirler.

Alkol de aynı. Reklamlar alkolü gençlerin hayatlarının içine, onlar için en cazip diğer unsurların yanına ilave ederek sunuyorlar. Mutluluk, eğlence ve cinsellikle alkol özdeşleştiriliyor ve ayrılmaz bir parça olarak lanse ediliyor. İnsanları birleştiricilik atfediliyor. Kültürün bir parçası olduğu vurgulanıyor. Ama sigara konusunda durum çok daha garip. İnsanın en büyük korkusu yalnız kalmak ve ölümdür. Ama insanoğlu bilimsel olarak onlarca hastalığa neden olduğu ve öldürdüğü ispatlanmış bir nesneyi vücutlarına sokuyor. Sigara paketlerinin üstünde “öldürür” yazıyor yahu! Dahası var mı? “Tabanca: Dikkat edin öldürür. Lütfen alnınıza dayayıp tetiği çekmeyiniz!” Yapar mısın bunu? Sigara da, alıp tetiği çekmek gibi bir şey. Ama içiyor. Neden? Uzun zamanda öldürüyor çünkü. Oh, nasıl olsa vaktimiz var. Böyle bir mantık var mı? İnsan çok ilginç bir yaratık. Yine iş ailede bitiyor. Yakın çevremde uyuşturucu kullananlar olsaydı, ben yalnız kalmış, sevgi açlığı olan bir çocuk olsaydım bu bedeli öder miydim? Hiç sanmam. Aklım ve mantığım buna izin vermezdi. Ailem bu maddelerin ne kadar korkulacak şeyler olduğunu 3 yaşımdan 23 yaşıma kadar her konusu açıldığında anlattığı için. Her konuda aile en büyük koruyucumuz. Aile ve onların sevgisi.

Reklamlar ve sitcomlarda aranan bir yüzsünüz. Özellikle reklamlarda, başrolünde oynadığınız işler üstüste Kristal Elma ödülü aldı. Komedi alanında bu kadar iyi olmanızın sırrı nedir? Bunun için ayrı bir efor sarf ettiğinizi sanmıyorum…

Evet lokomotifi olduğum o reklamların ödüller kazanması doğal olarak bana çok gurur verdi. Reklam oyunculuğunda başarılı adledilmemi, reklamcılık kafasına sahip olmama veriyorum. Yurtdışında ödül almış/almamış bir çok reklamı izlemeyi ve saklamayı hep sevdim. Reklamcılık üzerine kitaplar okudum. Animatör/yönetmen olarak TV kanalında çalıştığım yıllarda reklamlar da yazıp, çektiğim için bu konuda on yıl pratik de yapmış oldum. E reklamın arkasından anlayan bir oyuncu olarak bu kategoride az sayıda kişiden birisiyim. Reklamda nasıl cazip, komik, ekonomik oynamam gerektiğini biliyorum. Reklam daha çekilirken bitmiş işin nasıl çıkacağını, çıkması gerektiğini ve neye hizmet etmesi gerektiğini çok net analiz edebiliyorum. Komedi yeteneği ise 7/24 bunun idmanıyla yaşamamdan geliyor herhalde. Özel hayatımda da espri yönünden her an çok aktifimdir. Herşeye mizahi bir gözle de yaklaşırım.

Sitcomlardan konu açılmışken sormak isterim. Amerika kaynaklı bu komedi türü ülkemizde de yer edinmiş bulunmakta. Normalde yarım saat gibi süren bu komedi türü ülkemizde uzunluğu sebebiyle çokça eleştiri alıyor. Senaristlerin bu anlamda yanlışları var mı? Oyuncuların performansları nasıl değerlendirirsiniz?

Uyarlama sitcom’lar Türkiye’ye gelmeden evvel de bu tarz diziler yapılırdı aslında. Kuruntu Ailesi, Bizimkiler gibi. Amerika’da bunun geçmişi ise ta radyo dönemlerine kadar dayanıyor. Türkiye’deki komedi dizilerinde çok abartılı karakterler ve sahnelere sıklıkla rastlıyorum. Bu biraz Doğu oyunculuk disiplinlerinden de kaynaklanıyor. Ben ise komedide de oyunculuğun her türünde de, ‘gerçek’ olunması gerektiğine inanıyor ve böyle çalışıyorum. Maskesizmişcesine bir maske takmak. Gerçekten yaşıyor olabilen bir karakter olmalısın. Komedin zaten çıkar. Elbette komedi biraz abartma ve mübalağa sanatıdır. Ama abartmanın kendisi komedi olmamalıdır. Aradaki çizgiyi sürekli tartmak lazım. İçinde bulunduğunuz işin genel oyunculuk stili, döneminiz, metniniz bu çizgiyi biraz aşağı ya da yukarı oynatabilir ama kantarın topuzunun kaçtığı bir yer hep mevcuttur.

Yerli komedilerin daha kısa olması elbette iyi olur. 60-70 dakika boyunca drama türünde bir diziyi izleyebilirsiniz ama bu kadar süre TV karşısında gülemezsiniz. Türk insanı gülmeyi çok sevse de 65 dakikalık bir bölüm boyunca, her hafta güldürecek yoğunlukta metni oynamak da, yazmak da, çekmek de büyük güçlük. Bu dizilerimizin ekipleri her hafta Amerika’lılara oranla imkânsızı başarıyorlar.

Sizin ayrı bir özelliğinizi daha gözlemledim. Ciğer hacmi olsıun, diyafram kontrolünüz olsun, bir şekilde diliniz hiç dolanmadan bir tomar lafı rahatlıkla ve akıcı bir şekilde söyleyebiliyorsunuz. Sesiniz sıkıcı değil, anlatımlarınız da etkileyici. Bu anne babanızdan mı kaynaklanıyor? Nedir bunun sebebi?

Genetik bir miras galiba. Ben resim, heykel gibi plastik sanatların genetik olarak taşınabildiğine, oyunculuğun ise daha çok görgü ve yaşanmışlıklarla geliştiğine inanıyorum. Bir gözlem alışkanlığı, yoğunlaşma, dikkat etme durumu. Ama bir yandan da ciğer hacmidir, diyaframdır, dudakların hızlı bir şekilde kelimeleri anlaşılır bir şekilde aktarması, düşünceler ile hareketler ve ağız arasındaki koordinasyon hızı olsun, bunların anatomik bazı avantajları olabilir ve bunlar da genetiktir tabi ki. Bazen konuşurken bir cümleye başlarız ama sonuna doğru kelimeyi henüz bulamamışızdır ya, “ee, ıı” deriz. Bende bu durumda eşanlamlı kelimeler hemen dizilebiliyor aklımda. Bu çok okumaktan da kaynaklanıyor elbette. Zaman zaman çok hızlı konuştuğum da oluyor ki iyi bir şey değil bu aslında. Sen de hızlı konuşuyorsun. Aklında bir şeyler birikiyor ama ağzının o kelimeleri oluşturma hızı zekâna yetişemiyor, bu sebeple kelimeleri hızlı bir şekilde sırlayıp bir an önce aktarmaya çalışıyorsun. Hâlbuki karşımızdakinin bizi anlayabildiği oranda bilgiliyizdir. Anlaşılırlığımızı kaybetmemeliyiz. Şu iletişim çağında iletişimsizlik en büyük sorunumuz.

‘İyi Beslen, Mutlu Yaşa’ adında, Show TV’de sağlıklı ve dengeli beslenme konusunda çok güzel bir program sundunuz. Bunun dışında yaptığınız veya yapacağınız çalışmalar içerisinde neler var?

İki yıl devam etti programımız. 40 ünlü, 40 uzman ağırladık; iyi beslenmenin, mutlu sağlıklı yaşamanın, sağlıklı içecek ve yiyecekler tüketmenin faydaları ve yaşam kalitenizi nasıl artırdığı üzerine sohbetler yaptık. Umarım 2013’te de yine bu tarz bir proje içerisinde yer alır ve üstüme düşen sosyal sorumlukları yerine getiririm. Bazı program sunuculuğu teklifleri geliyor. Bunun dışında çektiğim 2 reklam filmi şu anda ekranlarda. Ayrıca bu yaz ilk uzun metrajlı filmimi yönetiyorum. Senaryo revizyonları ile uğraşıyoruz şu aralar. Zeki bir romantik-komedi.

Bu röportaj Yeşilay Dergisi Mart 2013 sayısında yer almıştır. 

Leave a reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *