Bizim, toplumuzu bozan bir medyamız; sürekli bizle uğraşan bir dünya sineması; bir soğuk savaş var. Bizlere bu alanda savaşacak insanlar lazım. Bu durumda sanatçının inandığı değerler uğruna dik durması gerekmez mi? Ama maalesef burada dik durmaya çalışan sanatçıların boyunlarını eğmek için, bu sektör elinden geleni yapıyor.

Muhabbetine ve mütevazılığına doyamayacağınız bir isim Mürşit Ağa Bağ. Kendisini daha çok Mihrali ve Hür Adam ile tanıdık. Topluma doğru verilmesi gereken bir sanatı savunan, değerlerinden ödün vermeyen Mürşit Ağa Bağ ile sanat hayatı üzerine sizlerin de hürmet ve muhabbetini kazanacağı keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

Röportaj: Sümeyya Olcay

Fotoğraf: Efe Hakan Balcı

Devlet konservatuarı mezunusunuz. Daha önce herhangi bir mesleğe yönelmeniz oldu mu? Oyunculuğa geçiş sürecinden bahsedebilir misiniz?

1995’te mezun oldum konservtuardan. Oyunculuğu seçmekteki amacım kendim içindi. İzmir’de büyüdüm. Biraz içine kapanık, görselliğe, gözleme dayalı bir yaşam şeklim vardı. Diğer insanlar gibi sosyal yaşayamıyordum. Bir abim mimar, diğer abim turizmci olmuştu. Ailem benim de ağabeylerim gibi bir meslek seçmemi istiyorlardı. Mimarlık istiyordum; ama ben masa başında böyle bir iş yaparsam mutlu olur muyum diye kendime sorduğum sorular, kendi içimdeki bu sıkıntı beni düşünsel anlamda bir arayışa zorladı. Sınıfta bile bildiğiniz bir soru için bir an tereddüt ediyorsunuz ve sizden önce biri davranıp o sorunun cevabını veriyordu. Bu beni inanılmaz derecede rahatsız ediyordu. Bu eksikliğim yüzünden hayatta bir takım başarısızlıklar elde edeceğime inanıyordum. O dönem içerisinde bu sıkıntımın neyin giderebileceğini düşündüğümde bir sahne üstü eğitimin benim için uygun olabileceği fikri geldi aklıma.

Bu da cesaret istiyor aslında…

Düşünsel anlamda cesarete ihtiyacımız yok. Akla ve gözleme ihtiyacımız var ve ben de bunu iyi yapabiliyordum. Ama bir cesaret örneği göstererek devlet tiyatrosuna gittim. Burada tiyatrocu var mı diye sordum. Kafeteryasında bir masa gösterdiler. Yanlarına gittim, tiyatrocu nasıl olunur, neler yapılır diye sordum onlara. Benim o anki cesaretim aslında içine kapanık biri olduğumu da mutlaka gösteriyordur. Oradakiler bana tavsiyede bulundular, sen bu işi bırak, boş ver dediler. Hayır, benim için bu gerekli dediğimde karşımdaki insanlar benim kendi iç dünyasında savaş veren biri olduğumu anladılar. Hadi gel, sahneden sana bakalım dediler. Bir kaç doğaç yaptırdılar. Tabi çok başarılı değildi. Yine de isteğim doğrultusunda bana oyunculuk yollarını gösterdiler. Bana tavsiye edilenleri yaptım ve Ankara’da sınava girdim. 780 kişi vardı sınavda. Çok ilginç; herkesin yanında bir tiyatrocu veya muhakkak biri vardı. Ben tek tabanca duran, içine kapanık bir adam. Sıram geldi. İçeri girdim. Elim ayağım titriyor. Cüneyt Gökçer vardı içeride. Titreye titreye oyunlarımdan bahsettim. Gökçer ‘neden böylesin’ diye sordu. Ben de ‘yalnızım’ dedim. ‘Nasıl’ dedi. Derdimi anlatabildiğimi hissetmeye başladım o anda. Kolay kolay konuşamazsınız orada. 8-10 tane tiyatro duayeni var karşınızda. ‘Herkes birileri ile gelmiş, bilmenizi istiyorum; benim birisi ile tanışma, çalışma imkânım yoktu.’dedim. ‘Madem öylesin; oyna bakalım, seni de öyle değerlendireceğiz’ dediler. Oyunumu oynadım ve çıktım. 1.basamak sonuçları açıklandı. İlk basamağı 50 kişi kazanmış ve ben de kazananlar içerisindeyim. Güven gelmeye başladı. Demekki özgüven önemli herşeyden önce, bende özgüven eksikliği var, özgüven tamamlanırsa bu iş olur. 2.basamak doğaç üzerineydi. Sınava girdim. Bendeki biraz dürüstlük politikası. ‘İyisin’ dediler. ‘İlk basamağı kazanmam bana güven getirdi. Bunun için böyleyim’.dedim ‘Teşekkür ettiler’ çıktım. Sonuçlar açıklandı. 12 kişi kazanmış. 12. kişi de benim. Aman Allahım muhteşem bir şey bu derken birisi geldi, listeyi aldı, yırttı.

Nedeni?

Sonradan öğrendik, içeride torpil olayları geçiyor. Kısmet diyorum ben buna. O sırada da neden kesinleşmeden listeyi astınız kavgası başladı. Liste yırtılıyor. En üste bir isim ekleniyor ve kayma olduğu için haliyle benim ismim çıkıyor listeden. Bekir Aksoy’la da aynı sınavdayız, arkadaş olmuşuz. Bekir’in sırası da 4-5. Birkaç arkadaşla birlikte beni teselli ederlerken yine biri geldi, listeyi aldı, yırttı. En önce gelen listenin en başındaki isim hariç bu sefer diğer tüm isimler değişti. Biz Bekir’le ağlaya ağlaya gittik.

Kaç yaşındaydınız?

19 yaşlarındayım ve ilk defa böyle bir şey denemişim. Bekir İstanbul’a davet etti beni. O da Mimar Sinan Üniversitesi’nin sınavlarına girecekti. O sınava girdi, kazanamadı. Sonra ben İzmir’e döndüm. O özgüven beni bir parça ayağa kaldırmıştı. Lise de bitmişti. O sene amatör tiyatroya gittim. Bir sene sonra İstanbul Üniversitesi’nin sınavlarına girdim. Yıldız Kenter, Cüneyt Türel, Haldun Dormen vardı jüride. Benim o sınavda akılda kalmam gerekiyordu. 10 kişi alacaklarsa eğer, benim ilk ikiye girmem lazımdı. Daha önceden deneyimliyim. Sınava girdim. Müjdat Gezen öğrencilerle diyalog kurması için görevliydi. Bana adımı, soyadımı sordu. Bağırarak cevap veridm. Elim ayağım titriyor tabi. Hatta bir ara ayaklarıma bakıyordum. ‘Ne yapıyorsun’ dediler. ‘Ayaklarım titriyor, onlara bakıyorum’ dedim. Akılda kalmak önemli. ‘Durmadan konuşamıyor musun’ dediler. ‘Yani konuşuyorum ama ayağımdaki titreşim sesime de yansıyor. Orası fazla titrediği için suçlu onlar’ dedim. Sempatik geldi onlara. Oyunuma bir türlü başlayamıyorum. Çünkü başlayacağım ‘tamam, diğerini yap, tamam git’ diyecekler bana. Müjdat Gezen bağırmaya başladı bana ‘seni mi bekleyeceğiz’ diye. İlk kelimeyi söylediğim anda kes dedi, tamam çok iyi oynadın dedi ve gülmeye başladılar. Bir baktım ayaklarımın titreyişi geçmeye başladı. Bakışlarım değişmeye başladı ama karşımdaki hinlik yapıyor bana. Ben de bir hinlik yapayım dedim. İkinci oyununu oyna dedi. Ben dolaşmaya başladım sahne etrafında. Başlamayacak mısın? diye sordu Müjdat Gezen. ‘Eee nasılsa başladığımda keseceksiniz’ dedim. Neyse ikinci oyunumu da oynadım. Sıra şiire geldi. ‘Bir şiirim var ama Nazım Hikmet’in Mavi Gözlü Dev adlı şiirini yeni duydum dışarıda, hoşuma gitti, hemen ezberledim. Önemli olan şiirde duygudur. Bunu okumak istiyorum’ dedim ve başladım okumaya. “O mavi gözlü devdi, minnacık bir kadın sevdi. Kadının hayali minnacık bir evdi, bahçesinde ebruli hanımeli açan bir ev” dedim, kes dediler. Ebruli ne diye sordular. Eyvah! ‘Ebruli nedir? Bahçesinde ebruli hanımeli açan bir ev. Hanımeli bir çiçek, o zaman ebruli de renk olabilir’ dedim. Sadece tahmin etmiştim ama oradaki yanlışım vurguyu yanlış yerde yapmaktı. Özür dileyerek bir şey daha sorabilir miyim dedim. Çıkmayacak mısın diye üstelediler tabi. ‘Ben samimiyetinize güveniyorum. Ben de samimiyim çünkü. Dışarı çıkan öğrencinin başına ben dâhil herkes üşüşüyoruz içeride ne sordular diye’. Güldüler tabi. Dedim ki ‘bir soru soruyormuşsunuz genelde. Neden tiyatro diye ben düşündüm, ‘neden tiyatro’nun cevabını buldum sanırım. Hani seviyorum, istiyorum, arzu ediyorum. Bunlar herhalde cevap değil. Ben bulduğuma inandım dedim. Müsaade ederseniz sormuş gibi kabul edip cevap vermek istiyorum’ dedim. Ama bu arada kendime hayran olmaya başladım.

Tiyatro vesilesi ile kendimi ifade edebilmeyi öğrendim demenizin sebebi bu herhalde…

Tabiî ki. Hayatımda ilk defa böyle konuşuyorum. Yıldız Kenter de sordu ‘neden tiyatro’ diye. Efendim dedim, ben 1968 yılında Urfa’nın Suruç ilçesinde doğmuşum dedim. Müjdat Gezen ‘kes, senin hayat hikâyeni mi dinleyeceğiz’ dedi. ‘Bir saniye efendim, ne dememi istersiniz’ dedim. ‘Seviyorum, arzu ediyorum, çok istiyorum! Tiyatronun cevabı bu kadar basit olmamalı. Ben İzmir’den kalktım geldim. Yokluk içerisinde tiyatroyla tanıştım. Müsaade ederseniz bir kaç cümleyle anlatacağım’ dedim. İçeride normal de 3 dakika duruluyorken ben tam yarım saat konuşmuşum. Aslında farkında olmadan Said-i Nursi vari konuşmaya başlamışım. Çünkü insanoğlu ham olarak dünyaya geldiği zaman diğerlerinden farklı değildir. Sonradan karakterize olur, sonra yolları seçmeye başlar. Ben ham olarak insanoğlunu tanımlıyorum kendimden bahsederken. Sonra nasıl karakterize olmaya başladığımı tarif ettim; ilk heyecanlar, ilk acılar. ‘Benim hala hayatta doğru düzgün kitap okumuşluğum yok, benim niyetim bundan kurtulmak. Sanat sanat için midir, sanat insan için midir sorusuna cevap buldum’ dedim. Sanat önce insanın kendisi içindir. Sonra olgunlaşma döneminden sonra insanlar içindir. Ben kendimi yetiştirmeye geldim önce. Yıldız Kenter nerdeyse ayağa kalkıp alkışlayacaktı. Birinci olarak Yıldız Kenter’in tek kesin kabulü olarak okulu kazandım.2.sınav da vardı tabi. Haldun Dormen bana şunu söyledi: ‘2.sınava bir aksilik olsaydı, gelemeseydin, sen okulu 1.sınavdan kazanmıştın’ dedi. Ben orada oyun oynamadım; hayatımın oyunun oynadım sadece.

Rol aldığınız diziler aslında olması gereken, seviyeli ve seyirciye muhakkak doğru bir mesaj veren dizilerdi. Klasik anlamda muhafazakâr diyebiliriz. Mütevazı kişiliğiniz açısından sormak isterim; oynadığınız rollerin size kazandırdıkları oldu mu?

Kaybettirdikleri oldu. Piyasa anlamında kaybettirdikleri oldu. Ben sanatçının toplum içerisinde durması gerektiği yeri doğru bulduğuma inanıyorum. Sanatçı hiçbir şekilde siyasetin hiç bir alanına bulaşmaması gerekiyor. Çünkü toplum siyasetle parçalanır, bölünür. Toplum felaketin eşiğinde. Sanatçının ekranların en önemli eğitici pozisyonunda olduğu bir toplumda yaşıyoruz. Burada sanatçının gerçekte durması yer bütün noktaların kesiştiği yerin ortasındadır. Yani siz bir tarafa yönelirseniz sizi o taraftaki insanlar olarak görürler.

Peki, bu her önüme gelen rolü oynayacağım demek mi oluyor?

Hayır. İkisinden farkını kesim anlamında söyledim. Sanatçı ortada durarak topluma toplumsal hizmet yapmalı. Hangi inanca bakarsanız bakın; bunlar başka kitaplar da olsa, bunlar başka siyasi görüşte de olsa hepsinin ortak noktası vardır: kardeşlik, barış, huzur. Sanatçının toplumu doğru tarafa yönlendirmesi gerekir. Gidip soyunmak topluma ya da insanlara bir şey kazandırmaz. Sizin ekranda yapmış olduğunuz bir hareket veya söz birçok insan tarafından örnek alınıyor. Buna dikkat etmek gerekiyor. Sanat ve sanatçı bu yüzden siyasetten ve bir tarafı tutmaktan muhakkak uzak durması gerekir.

Özelleştirme de bu yüzden mi?

Onların altları çok derin konular. Ben şehir tiyatrolarında 3 sezon çalıştım. Ama evimin kirasını ödeyemiyordum. Bir oyun arasında oyuncuları tebrik etmeye gelenlerin kim olduğunu sormuştum o zaman bir arkadaşa. Antalya’da oturuyorlarmış, kartlarını sokup çıkartıp, sokup çıkartıp maaş alıyorlar. Ben orada full time çalışıyorum ve kiramı ödeyemiyorum. Şimdi nasıl bir adalet bu? Bu insanlar çıkıp bangır bangır ellerinde pankartlarla Taksim meydanlarında yürüdükleri zaman neyi savunuyor bunlar? Kardeşliği mi?

Menfaatlerini?

Evet menfaatlerini. Çok güzel cevap verdiniz. Ortak noktada, toplumun sağlıklı yaşaması adına yola çıktığınız zaman zaten doğrusunu bulmuş oluyorsunuz. Şehir tiyatrolarından ayrılma sebebim de her şeyden öte yapma olan yüzlerdi. Sözde değer yargılarını savunan ama arka mutfakta bu değer yargılarını hiçe sayanlar yüzünden şehir tiyatrolarından ayrılmıştım.

Konservatuardan sonra ilk kamera karşısına geçişiniz nasıl başladı?

1.sınıfta okurken Yıldız Kenter, hem bize bir deneyim olsun, hem harçlığımız çıksın, hem de filminde seçilmiş kişiler olsun diye bizi Halit Refiğ’in filmi olan Hanım filminde küçük bir sahnede oynattı. O benim ilk deneyimimdi. Rahmetli Halit Refiğ ile o zamanlar tanıştık. Yıllar sonra Halit Refiğ’e yönetmen yardımcılığı da yaptım.

Hangi filmdi?

Köpekler Adası. Vizyona girmedi. Ama vizyona girmediği halde Antalya’da ‘En iyi erkek oyuncu’ ödülünü aldı. Perihan Savaş ve Tanju Gürsoy başroldeydi.

Aslında siz önce Mihrali dizisi ile tanındınız. Bu dizi bana göre aşk, dostluk gibi kavramları en temiz, en masum bir şekilde ekrana, seyirci karşsına getiren dizidir. Günümüzde bunu göremiyoruz maalesef. Bu kavramların manası mı değişti?

Bu durumu yapımcıların genelde en büyük hatalarından biri olarak görüyorum ben. Aklı olan insanoğlunun hamında çok verimli toprağa benzetildiği söylenir. Ona ne ekersen onu biçersin. Ekran da bir eğitim alanı. Siz kalkıp nefsi alevlendirici şeyler yaparsanız en büyük reytingleri almaya başlarsınız. Ama buna sınır koyarsanız aynı tepkiyi alamazsınız. Yönetim hatası var bu işlerde. Öncelikle bizim şunu kabul etmemiz gerekiyor; ben muhtacım, ben zavallıyım, ben acizim. Diğer insanlar içerisinde, cebiniz üç kuruş gördüğü zaman koltuklarını kabartıp, son model arabaya binip ahkâm kesmenin hiç bir anlamı yok. Başına bir hastalık gelir. Oturursun oturduğun yere. Acizsin, hepimiz aciziz. Bunu kabul ettiğimiz zaman topluma zarar vermeyen insan olma yoluna gireriz. Siz şimdi bu topluma düzgün şeyleri vermeye başlarsanız, onlar o zekâyla daha iyi şeyler talep etmeye başlayacaklardır. Ama siz bozulmalara izin verirseniz bu toplum da bozulmaya doğru gidecektir. Medya muhteşem bir şekilde o kötü görevini yerine getiriyor. Şimdi böyle konuşan bir insana iş verirler mi?

Mihrali dizisi?

Ahmet Tezcan’ın senaristliğini yaptığı Kurt Kapanı dizisindeydim. Daha sonra Ahmet Tezcan bu dizide bana karşı olan bir takım haksızlıklardan içerlenip bana bir senaryo yazıyor. Mihriban diye. Filmin yapımcısı ve Ahmet Tezcan’la birlikte bir akşam yemeğe çıkıyoruz. Ben o yemeğe eşimle birlikte katılmıştım. Kanal 7 ile anlaşmışlardı dizi için. Bu diziyi çekeceğiz, adını da Mihrali koyacağız dediler. Mihriban’ı da bulduğumuz zaman çekime hemen başlayacağız dediler. Yapımcı eşime baktı. Siz ne iş yapıyorsunuz diye sordu. O ben de oyuncuyum dedi. Siz benim kafamdaki Mihribansınız dedi. Mihiriban’ı eşim oynadı. Diziye bir sene ara vermiştik. Kızımız olacaktı. Benim o güzelim Feridem dünyaya geliyordu. Tekrar çekime başlandığında dizinin konusunu da ona göre değiştirmiştik. Daha sonraki sezon yapımcı nasıl diziye ara verme yanlışlığını yaptıysa o sezon da diziyi bitirme kararı aldı.

Diziden maddi manevi olarak bir sonuç aldınız mı?

Hiç bir projeden maddi olarak beklediğimi almadım. Manevi olarak çok şey kazandım. Bir kere en önemlisi rahmetli Oktar Durukan ile tanışmıştım. Mihrali dizisi çok düşük bir işti. Set çalışanlarının cebinde bir kuruş yoktu. Oktar abi sıkıntıya düşene maddi olarak yardım ediyordu. Bu dizi bittikten, kızım 2 yaşına geldikten sonra da Âliyle Mihriban’ın da aşkı bitti. Kızım şu an 8 yaşında ve beraber yaşıyoruz.

Hür Adam filmi hakkında konuşmak isterim. Büyük bir âlimin biyografisini canlandırmak da büyük bir meziyettir. Filmin çekim sürecinden bizlere bahsedebilir misiniz?

Bu film, rolün bana gelmesi benim için bir kısmetti. Ben bir takım kötü alışkanlıklar edindiğim o kötü zamanlar içerisinde bir karar verdim. Ya tamamıyla dağıtmak ya da tamamıyla toparlamak. Her zaman içimde Allah inancı gibi bir takım eksikliklerimizin olduğu düşüncesinin acılarını çektim. Ben acizsem eğer, ben zavallıysam eğer; ben ‘neden’ bile diyemem. Çünkü her şeyin doğrusunu, güzelini iyisini bilen Yaradan’dır. Biz cahiliz, biz anlamayız. O anda senin isteğine aykırı olduğu için neden diye sorarsan kulluk vazifeni yerine getirmemiş olursun. Ben de neden demek yerine benim kendimi toparlamam gerekiyor deyip bir takım hamlelerde bulundum. Rabbim de bundan sonra bana İstanbul’u terk ettirdi. Kızımı Ayvalık’a götürmüşlerdi. Ayrılık yaşamıştık. Biraz Türkiye’yi dolaştım. Bir nevi ziyaret. İçimdeki sıkıntılara çare bulacak bir takım girişimlerde bulundum. Kendinize karşı bir sorumluluğunuz var, bir kızınız var. Bunları düzeltebilmek adına tekrar İstanbul’a döndüm. Sanırım benim attığım adımlardan dolayı -bir takım rüyalar var ama bahsetmek istemem. Rüyalarıma da Said-i Nursi eserlerinde direk cevap geldi. Tabi Yaradan beni layık gördü diye düşünüyorum. Birden bire kendimi Mehmet Tanrısever’in yanında buldum. Önceki seçtikleri oyuncuyla deneme çekimleri yapmışlar. Ama olmamış. Bana teklif edildi.

Bediüzzaman Said-i Nursi’nin telif ettiği Risale-i Nur’larla da bu filmden sonra mı tanıştınız? Eserleri okuyabiliyor musunuz? Yaşamınıza mana, güç, niyet bakımından katkıları nasıl oldu?

Kesinlikle tanımıyordum. Said-i Nursi’yi bir din âlimi olarak kulaktan doğma olarak tanıyordum. Şeyh Said olmadığını biliyordum. Okumaya başladıkça zaten aşağı yukarı benim düşünmeye çalıştığım başlıkları buldum bu eserlerde ve açıklamalarını da ondan aldım. Aynı dertlerden, aynı sıkıntılardan dem vurmuşuz aslında insanlar ve toplum konusunda. Kendisiyle o kadar çok ortak noktamız varmış ki… Bu filmle “En iyi erkek oyuncu” dalına aday gösterildim. Film için aşırı bir zayıflamaya gittim, neredeyse ölüm diyeti. Bacağımda bir yırtılma meydana geldi bir film sahnesinden dolayı.

Bu filmden sonra bir kapı kapanışından serzenişte bulundunuz. Peki, pişman oldunuz mu bu rolü oynamaktan?

Asla, asla! Benim için bir görevdi. Kimdir ya kuldan mı çekineceğim? Siz kuldan mı çekinirsiniz, Yaradan’dan mı? Bana dünyaları verseler ya da dünyaları elimden alsalar ki hiçbir şey fark etmez; benim için bir Yaradan var. Bütün din inançlarının hepsinde tek bir ortak nokta vardır;  tek bir Allah. Bazı inanışlar hariç her şeyde tek bir Yaradan vardır. Yani tüm ilerleyen toplumlar içerisinde hepsi kendi dinlerine, kültürlerine sahip çıkarlar. Neden biz de bu yok? Bu çok büyük bir toplumsal yara. Çok mutlu değilim insanlarımdan da, çevremden de, kendimden de…

Şu anda çalışmalarınız hakkında bilgi verebilir misiniz? Açıkçası sizi tekrar ekranlarda görmek isteriz…

TRT’ye toplumsal içerikli iki proje vermiştim. Bir kaç yapımcıyla görüştüm. Sürekli bir oyalama taktiği söz konusu. Hür Adam filmiyle 2 sene öncesinin “En iyi erkek oyuncusu” dalında isminiz geçiyor. Ama buna rağmen oyunculuk ile hiç alakası olmayan insanlar çok farklı konuma gelebiliyorlar. Hani altın dönemini yaşayacaktı bu dönem, sanatçıya daha çok önem verilecekti? Gazete ve TV’ye bakmıyorum. Bunun sebebi canımın sıkılmaması. Hepsi o kadar taraf gözüküyor ki Said-i Nursi’nin dediği gibi insanın özünde herkes eşit derecede zaaflarıyla yaratılmış. Bakıyorsunuz hangi kesimde olursa olsun; kişi o zaaflarının uşağı olmuş. Bir mübalağa var hangi kesim olursa olsun. Bir düşmanlık var. Nedir bu? Bu zaten İslamiyet’e sığmaz. Bu anlamda da kendimi yalnız hissediyorum.

Hissettiğinize göre yaşayan birisisiniz diyebiliriz…

Sanatçının öyle olması gerekmez mi? Sanatçının dik olması gerekmez mi? Sanatçının inandığı şeyler uğruna dik durması gerekir. Ama siz de burada dik durmaya çalışan insanların boyunlarını eğmek için elinizden geleni yapıyorsunuz. Beni bu üzmez. Beni en fazla üzen inancının olduğunu söyleyenin, belli kesim insanların da sizi oyalaması. Bakın; şu anda bir senaryo üzerinde çalışıyorum. İçinde beş tane rol oynamaya çalışıyorum. Komedi değil, tipleme değil. Karakterden bahsediyorum ve içinde toplumsal sorunların sıkıntıların yer aldığı bir proje sunacağım. Ben bu filmi bir şekilde çekeceğim.  Olmadı el kamerasıyla bana yardımcı olmak isteyen oyuncu adaylarıyla çekeceğim. Bakalım ne kadar destek verecekler? Oyunculuk mu istiyorlar? 5 tane karakteri aynı anda ben oynayacağım. Kabul ettiremezsem vursunlar kafama? Bu düşünceyle çıktım yola. Bir baktım kendi hayatıma girmişim. Evet; kendi hayatımdan da parçalar var bu senaryoda. Bu filmle ben ve benim gibi insanların durumlarını anlatacağım bir nebze.

Konusu ne üzerine bu filmin?

Biraz medyaya takılacağım burada. Toplumsal sorunlara değinen, kızıyla birlikte yalnız kalmış, artık ailesini bile çeviremeyen, yaşamlarını, ihtiyaçlarını karşılayamayan bir pozisyona düşmüş ve yapımcılar tarafından reddedilmiş bir senaristin öyküsünü anlatacağım bu filmde.

Şimdi bu zor şartlar içersinde bu piyasada bir savaş verirken, vakit harcarken ticaret yapamıyorsunuz. O yüzden siz toplumsal yaraları görüyorsunuz ve bunlarla ilintili bir yaşam eğitimi alıyorsunuz. Ben ticaret yapan ve işin manevi tarafına da destek vermek isteyen insanlardan da destek bekliyorum. Toplumun felakete sürüklendiği bu zamanlarda bizim gibi sanatçılara destek olunmazsa, toplum, aile yapısı giderek daha da yozlaşmaya başlar. .Bizler kullar olarak birbirimize emanetiz. Benim kimseden borç istemek gibi bir kaygım yok. Ben yatırımdan bahsediyorum. Bir sektör burası, bir savaş alanı. Bu savaş alanında erler lazım. Bizim, toplumuzu bozan bir medyamız, sürekli bizle uğraşan bir dünya sineması, bizim gibi toplumları bozmak için bir soğuk savaş var. Bu alanda savaşacak insanlar lazım. Bu nedenle bu yeni yazmış olduğum projeye, sinema filmine sponsor arıyorum yada yatırımcı. Sadece kafalarını evlerine, toprağa, şuraya buraya gömüp, kazandıkları parayı saymakla, sadece kendi imanlarına bakmakla hiçbir şey olmaz. Yarın öbür gün çocukları da kendi başlarına sıkıntı içinde kalır, toplumun içinde eriyip giderler. Onun için samimiyetine inanılan sanatçılara destek gerekiyor. Bir de yapmış olduğumuz işlerden dolayı sadece uzaktan Allah razı olsun demekle yetinmesinler derim. Bütün bunlar toplumumuzun daha fazla felakete sürüklenmemesi için.

Bu röportaj Yeşilay Dergisi Kasım 2012 sayısında yer almıştır. 

Leave a reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *