İstiklal Harbi’nin sonlarına yaklaşılıyor. Halk yorgun. Bir devir bitiyor, koca imparatorluk son demlerini yaşıyor. Yeni bir yönetim sistemi, inkılaplar, kanunlar çıkıyor… Halk yüzyıllardır bildiği hayat biçiminden başka bir sisteme sancılı bir şekilde geçiş yapmaya çalışıyor. Geçiş yumuşaklığı birkaç yıl sürüyor ve sonrasında keskin bıçak başlıyor. Yeşilay’ın o zamanki ismiyle Hilal-i Ahdar’ın da tohumları atılıyor 1920’de… Bir gayesi var; alkolün insan ve toplum hayatına verdiği zararlardan korunması üzerine Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey’in gayretleriyle 1920’de çıkarılan Men-i Müskirat yani alkollü içkilerin yasaklanması kanununun destekçisi oluyor Yeşilay. 1925’e kadar da dönemin değişimleri kanunun da hayatını sona erdiriyor. Tarih araştırmacısı, yazar Mustafa Armağan’dan 1920-1925 yılları arası toplumsal hayatı ve değişimi konuştuk.

Röportaj: Sümeyya Olcay

Fotoğraf: Şeref Yılmaz

Birinci Dönem Büyük Millet Meclisinin açılışının daha altıncı gününde, 29 Nisan 1920’de Men-i Müskirat (alkollü içkiler yasağı) kanunu kabul ediliyor. Ülke işgale karşı mücadele verirken bu kanunun meclise getirilmesinin sebebi neydi, nasıl bir ortam vardı?
TBMM ilk açıldığında isminin başında Türkiye yoktu. O aslında Osmanlı Büyük Millet Meclisi idi. Osmanlı Meclis-i Mebusanda son verilen kanun teklifi ağnam vergisidir. Koyun, keçi gibi küçükbaş hayvanlardan alınan vergidir bu. Bu kadar iş dururken meclisin ilk çıkarttığı kanunun koyun, keçiden alınan vergiyi artırmak olmasının mutlaka bir nedeni vardı. Bu aslında bir devamlılık içindi. İkincisi; bu Meclis’in başkanlık kürsüsünün arkasına “Hâkimiyet kayıtsız, şartsız milletindir” levhasının asılmasından sonra bir levha daha asıldı, bu levha 1924’lere kadar kaldı. O da Şura Suresi 38. ayetidir; “Onların işleri şura iledir”. Dolayısıyla 1921’de meclisin birinci kutlama yılı yapılıyor, duvarda Sancak’-ı Şerif var. Bir de Sakalı Şerif önde, Hocanın elinde meclisimiz açılıyor. Bütün bu üç olguyu bir araya getirdiğimizde şunu görüyoruz; burası bir Osmanlı meclisiydi ve bu Meclis aslında İslami bir cihat veren bir ülkenin meclisiydi. Dolayısıyla Men-i Müskirat Kanunu’nun çıkması fevkalade bir hadise değildi. Zaten bu, meclisin atması gereken bir adımdı.

“CİHAT MECLİSİ ADABA AYKIRI HER ŞEYİ YASAKLAMAYI VAZİFE SAYIYOR KENDİSİNE”

Gazi Meclisi dediğimiz birinci meclisin, açılış gününü hatırlayalım; Sakal-ı Şerif gidiyor önde, ondan sonra Sancak’ı Şerif arkada bir hocanın elinde. Bir başka hocanın elinde Kuran-ı Kerim, ilahiler okunarak, Mevleviler hu çekerek, tekbirle Meclis’in önüne geliyorlar. Orada kurbanlar kesiliyor, dualar ediliyor. Hacı Bayram Cami’nde Cuma namazına rastlıyor o gün. Ondan önce bir tebliğ var. Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın Kuran-ı Kerimin hatmedilmesini söylemesi ve o gün hatim duasının yapılması, Buhar-i Şerif’in okunması… Bakın burası çok önemli. Bütün bunları bir araya getirdiğimizde aslında Meclisin bir cihat meclisi olduğunu görüyoruz ve cihat meclisi İslam’a, ahlakına, adabına aykırı her şeyi yasaklamayı kendine vazife sayıyor. Çünkü ehl-i hal ve’l-akd olarak görüyor kendisini. Hem yasama meclisi hem icra onda. Bizim tarihçilerimizin çözmesi gereken bir mesele var burada. O da şu; 1920’de bu ruhla kurulan, 1921’de İstiklal Marşını kabul eden Meclis nasıl oldu da 1923’ten sonra Men-i Müskirat Kanununu kaldırmayı düşünecek hale gelebildi?

O tarihlere baktığımız İstanbul’daki alkollü mekânların yüzde 80’ni Rumlara, yüzde 15’i Ermeniler, yüzde 5’i de Türklere ait. Ve şöyle bir söylenti çıkıyor; “Türk halkı içkiyi sevdi!?” Nasıl bir ortam vardı ki halk alkole bu şekilde yöneldi?
İçenler büyük ölçüde yine gayrı Müslimlerdi. Ama Müslüman olup da içki içen her zaman oldu. Asrı Saadet’te de, Osmanlı zamanında da vardı kıyıda köşede gizli gizli içen. Yakalandığı zaman ceza veriliyordu ama neticede olabiliyordu. Aslında burada bir meşrulaştırma ve meşrulaştırma işinde her türlü yalanı mubah görme anlayışı var. Mesela; Arap alfabesi zordu, deniyor. Bir medeniyet zor alfabeyi seçmiştir, bir başkası kolay olanı seçmiştir. Geçmişinde neyse onunla devam etmek istemiştir. Romanya Latin alfabesi kullandı diye başı göğe ermedi. Çinliler Latin alfabesi kullanmıyor diye yerin dibine girmedi. Bu işte mutlak bir kıstas olmaz. Efendim Latin alfabesi kolay olduğu için benimsendi. Yalan! Bunun yalan olduğunu İsmet İnönü de söylüyor. Ama baktığınız zaman 1928 yılında yüzde 12 olan okuma yazma oranı zannediyorsunuz ki 1938’de yüzde 50’ye çıktı. Alakası yok. 1938’de yüzde 21,36. On yıl içerisinde yılda bir puan artmış, bu mucizevi bir başarı değil. Zaten Latin alfabesine geçilmeseydi de biz bu kadar bir artışı sağlayabilirdik. İnsanların düşünme kapasitesini dumura uğratmak için toplum içkiye alıştı diyerek yalan söylüyorlar. Toplum uyuşturucuya da alışır verirsen. Şimdi bununla uyuşturucuyu meşrulaştıracak mıyız?

O zamanki dönemin toplumsal iç profili nasıldı, yaşam tarzı açısından? Herkes topyekûn mücadele halinde miydi, yoksa sosyal hayat bir yandan da devam ediyor muydu?
Tabi ki devam ediyor. Bir kere Türkiye’nin tamamı işgal altında değil. Bu, inkılap tarihinde söylenen yalanlardan bir tanesidir. Mesela Diyarbakır, Bitlis hiçbir zaman işgal edilmedi o yıllarda. Urfa, Maraş kendi kendini kurtardı. Antep kurtarmaya uğraştı, kurtaramadı ama her taraf işgal altında, herkes de teslim olmuş değildi. Hatay’da, Adana’da, İzmir’de, Trabzon’da mücadeleler devam etti. Trabzon bir kere Cumhuriyet’ten önce kurtuldu. İşgal edilmiş bir yer değildi. Demek ki Anadolu’nun tamamı işgal altında değildi. Bir sosyal hayat, eğitim, iş devam ediyordu. Ama içten de bir zihin değişikliği oluşmaya başlamıştı.

“HALK KENDİNDEN KOPMADI, İNANCINI İÇİNE KAPANIK DA OLSA YAŞADI”

Osmanlının yıkılmasında da etkili olan Batılılaşma hareketi halka ne kadar yansıdı, halk hemen kabullenmeye geçti mi?
Halka çok temas imkânı olmadığı için Batı etkisi büyük ölçüde sınırlı kaldı. Halk irfanını, izanını, ahlakını korumaya devam etti. Tabi içinde bozulanlar da vardı. Ama hiç bir zaman mükemmel bir toplum bulamazsınız. Toplumun tamamını da kurtaramazsınız zaten. İçinde fireler mutlaka olur. Kanunlarla, zorla, yasaklarla, inkılaplarla halka bazı şeyler kabul ettirilmeye çalışılıyordu. Hükümler umuma göre verilir. Mutlaka istisnaları vardır ama Türk halkı Batılılaştırma faaliyetlerinden kendisini uzak tutabildi. Bu anlayışladır ki biz tekrar toparlanma ümidini yakalayabildik Milli Mücadele yıllarında. Daha sonraki inkılaplar dönemindeki İslamsızlaştırma sürecinin karşısında halk yine göğsünü siper etti. Ezanı kaçak köçek okumaya, Kuran’ı ezberlemeye çalıştı. Dinini, inancını içine kapanarak da olsa yaşamaya devam etti.

Peki, krizler, olaylar neyden kaynaklı çıkmaya başladı?
Bizim toplumumuzda bir halk krizi yoktur, aydın krizi vardır. Başka yerlerde toplumsal çürümenin olduğu dönemler veya ülkeler söz konusu olabilir ama bizim halkımızın bir irfanı oldu ve bunu korumaya devam etti bugüne kadar. Atilla İlhan’ın çok güzel bir sözü var. Diyor ki; “Türk aydını Türk değildir.” Herhalde etnik bir şeyden bahsettiğini düşünmüyoruz; bu toprakların ruhunu, tavrını, anlayışını, irfanını temsil eden bir kişiyi kastediyor. Dolayısıyla bundan kopmuş olan aydın, topluma tepeden bakıp tepeden bir şeyler empoze etmekten zevk alıyor.

Aydın olan halka inemediği ve halktan yana kararlar alamadığı için mi bazı kabullenmeler zorlaştı?
Bunu bir anıyla cevaplamak isterim; bir gün Nazım Hikmet Bursa Hapishanesi’nde Orhan Kemal’in hücresine alınıyor. Bunu Orhan Kemal Nazım Hikmet’le Üç Buçuk Yıl kitabında anlatıyor: “Ben de şair baba gelmiş diye sevindim, bir tava bulup sucuklu yumurta yaptım hemen.” Nazım Hikmet onun bu halini görünce; “şimdi biz beraber mi yiyeceğiz seninle” demiş. Orhan Kemal şaşkın şaşkın baktım diyor. “Ee ne yapacağız şair?” diye sormuş Orhan Kemal. “Bana ayrı kap getireceksin, ben ortak bir kapta yemem” demiş. Bakın, Nazım Hikmet sosyalist güya değil mi? Sosyalist demek halkçı demek, toplumcu demek. Bir hapishane ortamında bile ona yabancılığını ortaya koyan bir insan ne kadar sosyalist ve aydın olabilir?Sorun halka inememekte…

1920-1925 yılları arasında Men-i Müskirat kanununun değişiklik ve kaldırılması serüveni oluyor. Peki, ne oldu da 1920’de kanunu koyan Meclis 1923 ve sonrasında kanunda değişikliğe ve kaldırmaya gitti?
1922 sonlarında Milli Mücadelenin askeri başarıya ulaşmasından sonra; önce Fransa, sonra İngiltere ile uzlaşma noktasına geldi Milli Mücadele hareketi. Yani Gazi Mustafa Kemal Paşa önce Fransızlarla, sonra İngilizlerle anlaştı. Gizli falan da değil, açık bir şekilde, bu ortada. Nedir bu anlaşma? Dünyada bir devlet kurulacaksa Fransa ve İngiltere’nin izni olmadan kurulma şansı yok. Bunu gördüler. Bunu görünce de bunların politikalarına ters düşmeyecek bir yol bulayım denildi ve bazı iddialarından, Musul’dan vazgeçerek kabul edilebilir, gerçekçi bir çözüm arandı. İngiltere ve Fransa’nın bizden endişeleri ne idi? Hilafetten kaynaklanan İslam dünyasındaki etkimiz. Hindistan’da, Mısır’da İngilizlerin yüz milyonlarca tebaası var. Tokmak senin elinde, davul onların boynunda. Bu tokmağı senin elinden almazlarsa İngilizler, Fransızlar rahat edemezler. Çünkü sen her an bir şey yapabilirsin. Birincisi Osmanlısızlaştırma, ikincisi İslamsızlaştırma dediğim iki kavramla özetleyebileceğim bir süreci başlatacak bir yönetimle anlaşmak istediler. Osmanlı dili, alfabesi kaldırıldı. İslam’la bağın kesilmesine yönelik taleplerdi bunlar. Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasına ancak bu şekilde izin verebilirlerdi. Sultan Vahdettin buna direndiği için bugün hain olarak biliniyor. Daha küçük bir Türkiye olabilirdi ama Osmanlı ve İslam’dan vazgeçmeyecekti Vahdettin. O biliyordu ki Türkiye bir fırsatını bulduğunda telafi edecek bu durumu, halifelik bizde kaldığı sürece. Ama bunun bedeli ne oldu, hem İngiliz hem de bizim tarih kitaplarımızda Sultan Vahdettin kötülendi. Ama Mustafa Kemal Paşa hakkında bir şey yazılmadı hiç. Halbuki Çanakkale Zaferini İngilizlere karşı kazanmıştık.

“LOZAN’IN 1924’E KADAR AVAM KAMARASINA ALINMAMASININ ÖNEMLİ GEREKÇELERİ VAR”

Burada Lozan’ın, 1924 yılının Nisan’ına kadar Avam Kamarası’na gelmeyişinin sebebini de sorgulamak lazım. 1923 Temmuz’unda imzaladığımız Lozan 1924 Nisan’ına kadar İngilizler tarafından Avam Kamarası’na getirilmedi. Niye ancak 1924 Nisan’ında getirilebildi? Çünkü Mart ayında hilafet kaldırıldı. Hilafet kaldırılmadan görüşmeye dahi başlamadılar. Bu çok açık. Hilafeti kaldır, yürüyüşünü görelim, ondan sonra biz Lozan’ı onaylayacağız dediler. Ancak Batı kampına geçtiğimiz tescil edildikten sonra Lozan görüşülmeye ve onaylanmaya değer bulundu. Bu süreci beraber değerlendirdiğimizde; 1923’te Cumhuriyet kuruldu, 1924’te Hilafet kaldırıldı, medreseler kapatıldı, şeri ve evkaf vekâleti kaldırıldı. 1925 şapka, kılık kıyafet inkılabı gerçekleşti. 1926’da Arapça, Farsça, Din dersleri kaldırılmaya başlandı. Yine 1926’da İsviçre’nin medeni kanunundan örnek alınarak medeni kanun getirildi, 1928’de harf inkılabı gerçekleşti. İşte tüm bunlar toplumun Batılılaşma ve Osmanlıdan, kültüründen kopma hareketleriydi. Nitekim Men-i Müskirat da bunların arasında yer aldı ve 1925’te kaldırıldı. Zira alkol, modern hayatın olmazsa olmazı kılınmak isteniyordu. Yeşilay, bu kanun için çok mücadele etti, alkolün insan ve toplum hayatına olan etkilerini bizzat uzman isimler vasıtasıyla çokça dile getirdi.

Sivil toplum örgütlerini açısından sormak isterim; Osmanlı vakıflara, hayır kurumlarına önem veren bir imparatorluktu. Cumhuriyetten sonra bu tür sivil kuruluşları bu değişimden nasıl etkilendi?
Osmanlı toplumunda vazgeçilmeyen en önemli şey hayırseverlik ve buna bağlı kuruluşların varlığıydı. Dernek kurma Cumhuriyetten sonra gerçekleşmeye başladı. Osmanlıdaki vakıf faaliyetleri şimdinin bir nevi sivil toplum kuruluşları sayılabilir. Cumhuriyet devrinde yapı değişince vakıflara bakış da değişti. Vakıfları bir bakıma merkezi devletin alanını ve yetkilerini sınırlandıran bir engel gibi görmeye başladılar. Dolayısıyla vakıflara el konuldu. Bunların hukuki statüleri değiştirildi. Gayrı kanuni her şeyi yapma yetkisini kendinde buldu devlet. Ayasofya gibi bir vakfı tuttu müze yaptı, “para kazanıyorum ben” dedi. Osmanlı dönemindeki bu damar Cumhuriyet döneminde kesintiye uğradı. Bazı kuruluşlar kısmen de olsa devam etti. Kızılay, Yeşilay, Çocuk Esirgeme Kurumu bunlardan bir kaçı. 30’lu yıllarda bu kurumlar kamu yararına çalışan dernek statüsüne getirildi, bizzat Mustafa Kemal Paşa imzasıyla. Ama Muallimler Birliği, Türk Ocağı gibi toplum yararına birçok sivil örgütlenme kapatıldı. Kapatılamayanlar da kontrol altına alındı.

Kapatılmasının nedeni yeni bir fikir, irade, iç veya dış kaynaklı bir örgütlenme çıkmasın diye mi?
Devlet eşittir parti diye düşündüler. Parti varsa başka kuruma gerek yok. Devletin bir partisi olur, bu parti bütün her şeyi düşünür, belirler. 1930’ların ortalarına geldiğimizde hiçbir sivil toplum kuruluşunun yaşayamayacağı bir yekparelik ortaya çıktı. Mesela Türk Kadınlar Birliği vardı 1935’e kadar faaliyetini sürdüren bir STK, devlet dedi ki kendi kendini kapatacaksın, yoksa ben seni kapacağım. Mason derneklerinin kapatılması da böyle oldu. Herkesi kapattılar, bir onlar kaldı. Yoksa devlet masonlara göz mü yumuyor diye dedikodular çıktı ortaya. Gazi Mustafa Kemal Paşa da Şükrü Kaya’ya emretti; mason dernekler kendi kendilerini kapatsınlar diye. Sonuç olarak uzun yıllar kontrol altında tutulan bir sivil toplum süreci yaşandı ülkemizde. Ülkemizde darbelere, siyasi, askeri olaylara karşı en çok STK’lar etkilendi, STK’lar engellendi.

Bu röportaj Yeşilay Dergisi Mayıs 2017 sayısında yer almıştır.

Leave a reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *