“İstersen dağlar dağlar, yerinden oynar oynar…” Evet oynar! İnsan inanır ve isterse yapamayacağı şey yok. Tıpkı Mustafa Sandal gibi. Yurtdışında eğitim al, ama sonra “Müziksiz bir hayat benim için mümkün değil” deyip gece gündüz bunun için çalış, gayret göster… Ve işte karşımızda samimi bir star! Mustafa Sandal’la bir araya geldik; müziğe olan ilgisini ve aile yaşantısını konuştuk. Sanatçımızın şu cümlesi samimiyetini tasdikler nitelikteydi: “Ben seninle samimi konuşabiliyorsam o an gerçek ve kıymetlidir!”

Röportaj: Sümeyya Olcay

Fotoğraf: Ergun Candemir

Çocukluğumuzdan beri hayranı olduğumuz bir sanatçı var karşımızda. Hâlâ mahallede nasıl şarkılarınızı söyleyip yarışmalar yaptığımızı hatırlıyorum. Mütevazı, sorumluluk sahibi bir sanatçısınız. Sizin de muhakkak bugünlere gelene kadar geçirdiğiniz bir çocukluk ve gençlik serüveniniz var. Nasıl yetiştirdiniz kendinizi?
Hamdolsun çok güzel bir çocukluk dönemi yaşadım. Arnavutköy’de, mahalle aralarında, sokaklarda oynayarak büyüdüm. Yüzmeyi Boğaz’da öğrendim. Dolayısıyla sokak kültürünü aldım. O zamanın İstanbul’u bir başkaydı. Bugün baktığında çocukların çoğu AVM’lerde büyüyor. Ardından İsviçre’ye gittim. İsviçre’de bir anda 80 farklı ülkeden 1000 tane çocukla aynı ortamda buldum kendimi. Orada kendimi bir dünya insanı olarak geliştirme ortamı buldum. Yatılı okulda odada her sene mecburen iki farklı ülkenin insanıyla kalmak zorundaydık. Yani ben bir sene bir İranlı ve Fransız’la kalırken, diğer sene bir Japon ve İtalyan’la kalıyordum. Senenin sonunda hafif İtalyan ya da hafif İranlı oluyordum. Hatırlarsanız bir reklam kampanyasında bir Hintli, bir İtalyan gibi farklı lisanlardan konuşmuştum. O yeteneğin kaynağı işte o günler. Müzisyen olduğum için kulakta yer ediyor duyduğum sesler. “Nasıl olur da bir Hintli aksanıyla konuşur?” falan demişlerdi benim için. Daha sonra Amerika’da üniversite okudum. Amerika’yı görmek, orada üç sene yaşamak zaten bambaşka bir pencere açtı bana. Bütün bunların birikimi var. Biraz da hayatı gözlemleyerek özümseyebiliyorsan o zaman altyapıyı doğru kuruyorsun.

 Küçük yaşta anneden, aileden ayrı kalıyor ve kendi ayaklarınız üzerinde durmaya çalışıyorsunuz. Bir de bunun sorumluluğu var üzerinizde…
Bizde mecburen durum böyleydi. Çünkü yatılı okulda o kadar öğrencinin arasında ayakta kalmak zorundasın. Oradaki hiyerarşi içinde kendine bir yer bulmak durumundasın. Kendini ezdirmemen, bir denge bulman gerekiyor. Mustafa Sandal bütün bunların özeti.

Mezun olduğunuz alanda değil de müzikte ilerleme fikri riskli değil miydi? Dedenizden kalma bir tutkunun olduğu da aşikâr…
Riskli olmaz olur mu? Ailem benden bir firmanın yöneticisi olmamı beklerken, ben Amerika’da üniversiteyi terk edip geliyorum ve diyorum ki; “Ben bunu istemiyorum, hayatımın yolunu müzikle birlikte yürüteceğim.” Üç lisan konuşabiliyorum. Ailem ne fedakârlıklar yaparak beni İsviçre’ye göndermiş. Dönüp “Benim olayım müzik” diyorum. Bu gerçek anlamda bir şok! Ama kendime çok inandım, kalbimin sesini dinledim. Yüce Rabbim de önümü açtı. Derken her şey gönlüme göre oldu. Bunun temel nedeni gönlümdeki sevginin gerçek olmasıdır. Ben gerçekten müziği sevdim, gerçekten müziksiz bir hayat düşünmediğim için çok nettim. 

KAFAMDAKİ HEDEF ÇOK NETTİ

Sadece yetenek değil. Çok çalışmanız da yolunuzu açmış olmalı…
Onu söylemiyorum bile. Hafta sonu akşamları, arkadaşlarım oraya buraya gider, gezerlerdi. Ben gece gündüz stüdyodaydım. Okulun bir müzik odası vardı, orada piyano çalar, şarkı sözü yazardım. Kafamdaki hedef hep çok netti. Bunlar bana çalışma gibi gelmediği için çok çalışırdım, demiyorum. Aşk duyduğum bir şey olduğu için sıkıntısını hissetmiyordum. Arkadaşlarım bana “Çıldırdın mı, ne yapıyorsun orada, hadi gel” filan derlerdi. 

Uzun süredir müzik dünyasındasınız; filmlerde, programlarda görüyoruz sizi. Halk sizi samimi ve sağduyulu buluyor. Zaten ülkemizde samimi olmayan sanatçı da kalıcı olmuyor zihinlerde. Bu anlamda “Ben buyum” diyebildiğiniz bir kişilik tanımlaması yapabiliyor musunuz?
Benim için samimiyet en başta gelir. İkincisi, pozitif enerjidir. Hayatı nasıl yorumladığın çok önemli. Karşılaştığın bir olaya bakıp bunu negatif bir çerçeve içine sokup seyretmek isteyebilirsin. Bu çok kolay bir şey. Ya da karşındaki negatif görünümünde olan bir şeyi pozitife çevirebilmekten keyif de alabilirsin. Bu daha güzel bir şey. Benim için hayattan aldığın ve yaydığın enerjinin pozitif olmasına dikkat etmen çok önemli. Anın içinde olmalısın. Ben seninle gerçekten konuşabiliyorsam, o an gerçek ve kıymetlidir. İnsanoğlu bunu atlamakta çok meziyetli. Kafa sürekli bir endişe içinde olabiliyor. Biraz önceyi düşünüyorsun, biraz sonrayı… “Olacak mı?, Niye öyle dedi?, Niye böyle yaptı?, Ama bu ne olacak, şu ne olacak?” diye, sürekli endişe taşıyor insanlar. Yani buradan beslenmeyi tercih edebilen bir yapıya sahibiz insanoğlu olarak. Ama bunlardan sıyrılıp farkında olmak gerekiyor. Dolayısıyla etraftaki birisi bana bir problemle geldiği zaman ilk sorum şu oluyor: “Bahsettiğin problemin bir yerde bir çözümü var mı?” Varsa, “O zaman hemen tavrını değiştir” diyorum. Bir yerlerde çözüm varsa, varsaydığın şey problem değildir. O problemin çözümü için yapılması gerekenler vardır.

Hâlâ unutulmayan şarkılarınız var dillerde. Peki, müzik piyasasının geçirdiği evreler göz önünde bulundurulduğunda 90’larla şimdiyi kıyaslayabilir misiniz?
90’lar başka bir enerji dalgasının insanları etkilediği bir dönem gibiydi sanki. Büyülü bir yanı vardı. Çıkan şarkılara dikkat edin, zamana tâbi olmayan şarkılardı onlar. Yani onlar üç ay sonra dinle, unut, altı ay sonra dinle, unut türünden şarkılar değildi. Sezen Aksu’nun Hadi Bakalım şarkısı gibi. Ya da

Onun Arabası Var. Bu şarkıların zamanı yok! Neden? Çünkü gerçekten hissedilerek, kalpten yapılmış şarkılar bunlar. Herhangi bir kaygı enerjisi barındırmadığı için çok özeller. Bugün öyle şarkılar pek çıkmıyor.

Yarışmacılar arasından en iyi sesi seçtiğiniz bir programın jüri üyeliğini yaptınız. Bu tür programlardan nasıl bir sonuç elde ediliyor?
İşin gerçeği o tür programlar maalesef ve maalesef şov amaçlı. O tür programlar ilk önce yapımcısına hizmet eder. İkincisi, jüri üyelerine hizmet eder. Üçüncü olarak, prodüksiyonda olanlara hizmet eder. Dördüncü olarak, seyirciye hizmet eder. Son noktada ise belki mucize olursa yarışmacıların kendilerine hizmet eder. Maalesef işin gerçeği budur. Evet, yurtdışında X Faktor isimli yarışmadan hakikaten dünya starları çıktı. Neden çıktı? Çünkü yarışma bittikten sonra yapım şirketi ve o yapım şirketinin başındaki Simon Cowell adlı şahıs gerçekten o yeteneği alıp, onunla birebir uğraştı. Ona doğru prodüksiyon yapıp, etrafına doğru kurguyu yerleştirdi. Gerçekten bir dünya starı olabileceğine inanarak yarışmacıya destek verdi. Biz biraz daha günlük, anlık yaşayan bir millet olduğumuz için “Hoppa yaptık, bir sonrasında ne var, hadi” filan havasındayız. Kimse alınmasın, bozulmasın ama işin gerçeği bu.

ANNE VE BABA BİLİNÇLİ OLMALI 

Çocuklar ve gençlerin merak, özenme, kendini boşlukta hissetme gibi nedenlerle farkında olmadan bağımlılıklara kapılıp gitmemesi için aileler ne yapmalı?
İlk önce anne ve babanın çok akıllı, dikkatli olması gerekiyor. Çocukla kurdukları iletişimin çok gerçek, çok samimi ve sıcak olması şart. Bunu çocuklara anlatırken fotoğrafı doğru koyabilmek bence ilk temel kural. “Evladım bunu yapma bu çok kötü bir şey” ya da “Evladım bulaşma bu işlere, bu işler adamı yer bitirir” deyip geçilecek bir mevzu değil. “Vay sen nasıl yaparsın bunu” da değil. O yüzden de öncelikle anne ve babanın bu konuda bilinçli olması gerekiyor. Bu konuyla ilgili nasıl bir iletişim kuracağını bilmeli. Anne baba çocuğuyla nasıl bir iletişim kuracağını bilmedikten sonra, ileriye dönük doğru bir adım atmaları mümkün değil. Diyelim ki iş işten geçti, çocuk maddeye bağımlı hale geldi. Bundan sonra hem bir profesyonel destek, hem de aile içinde bir destek işin içine girmelidir. Ama bütün bunların sağlam bir çember içinde olması lazım. 

Siz bağımlılığı nasıl tanımlarsınız?
Bağımlılık yapıcı birçok maddenin birincil etkisi algıyı değiştirmek, hayat akışının parametrelerini değiştirmektir. Yani bunu hızlandırmak, yavaşlatmak. Ama maalesef bu bazen kalıcı bir şekilde bir algı bozulmasına yol açabilecek kadar vahim sonuçlar doğurabiliyor. Ölmekten beter yapabiliyor. Bir anda cehennemin kucağına oturduğun bir durumla karşılaşabiliyorsun. Bir anda oradasın. Ve işin en kötü tarafı geri dönüşün yok. Bizim müzisyen hastalığımız vardır, kulak çınlaması; tinnitus deriz. Bazen gürültülü bir yere gidersin kulağında çınlama olur, bu geçer. Ama tinnitus hastalığında kulağın çınlar ve geçmez. Ben bunu altı ay yaşadım. Beynimin içinde durduramadığım 7 gün 24 saat, her an

devam eden bir çınlama vardı. Çünkü biz çok yüksek desibellerde sese ve gürültüye maruz kalıyoruz. Bazı kulüplerde yüksek sese maruz kalmak kalıcı hasara yol açar diye yazar, ama çoğu insan, “Ya sesten ne zarar gelir” diye düşünür. Oysa ki bundan dolayı dayanamayıp intihar edeni var. Ben bu durumu madde kullanımına çok benzetiyorum. Aynı yüksek seste olduğu gibi, deneyeyim ya, ne olacak deniyor. Ama bir deneme, bir teklifle bir bakmışsın o maddeye bağımlı hale gelmişsin! Bilinç ve kendini kontrol etme bu yüzden önemli.

ÇOCUKLARIMA BAĞIMLILIK NEDİR BEN ANLATACAĞIM

Maşallah çok güzel iki çocuk sahibisiniz. Aile içinde iletişimi nasıl sağlarsınız? Örneğin çocuğun her isteğine cevap vermek doğru mudur?
Saygı ve sevginin olduğu bir aile, sarsılmaz bir ailedir. Gerek eşim gerek çocuklarımla iletişimde bir baba ve eş olarak bunu sağlamaya çalışıyorum. Onlar bana emanet, onlar benim her şeyim. Sorumsuzluk gibi bir tavrımız asla olamaz. Böyle bir lüks zaten yok! Bağımlılık konusuna gelince; ben bu konularla alakalı olarak çocuklarım 11-13 yaşlarına geldiğinde onlarla hem bir baba hem de arkadaş gibi sohbet edeceğim. Sonra bunun sonuçlarıyla alakalı tekrar konuşacağım, belki örnekler sunacağım. Bu sohbetlerin zamanlaması bile çok önemli. Burada dozaj biraz kaçtı mı, olmaz. Az oldu mu, yine olmaz. Optimum ve dengeli hareket etmek gerekir ki çocuk merak edip denemeye kalkmasın.

Leave a reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *