Instagram’da 1,5 milyondan fazla takipçisi olan, dünyaca ünlü bir foto muhabiri var karşımızda; Mustafa Seven. Çektiği tüm fotoğraflarla, en iyi perspektifi yakalayıp, deklanşöre basan, gördüğü hikâyeyi bizlere de göstermek isteyen biri Seven. Ülkemiz için de bir değer olan Mustafa Seven’le fotoğraflamaktan büyük zevk aldığı Galata’da bir araya geldik; sorduk, dinledik…

Röportaj: Sümeyya Olcay

Fotoğraf: Canan Yetişti Satkın

Kendinizi foto muhabiri mi yoksa, fotoğraf sanatçısı olarak mı tanımlıyorsunuz?
Foto muhabiriyim ben, çoğu zaman sokak fotoğrafçısı olarak da anılırım.

Ülkemiz bu alanda çalışanlar, çalışmak isteyenler için yeterli sosyal, ekonomik statüye sahip mi?
Çok iyi foto muhabirlerimiz var kesinlikle. Hatta dünya ölçeğinde iş yapan, bunları dünya ile paylaşan çok sayıda insan var ama ekonomik olarak foto muhabirlerinin çok da iyi bir durumda olduğunu düşünmüyorum. 18 yıldır profesyonel olarak Türkiye’deki gazete ve dergilerin birçoğunda çalıştım. Çok iyi biliyorum ki bağımsız bir foto muhabiri olarak çalışıp yaşamak zor. Çünkü neredeyse hepsi ekstra işler yapmak zorunda kalıyor. Tabii yine fotoğraf çekiyorlar ama kimi marka eventleri, kimi reklam fotoğrafı çekiyor. Kimisi başka işler yapıyor. O konuda biraz gerideyiz maalesef.

Gençler bu alana yönelsin mi peki?
Tabi ki yönelsinler ama para kazanmak biraz sıkıntılı. O yüzden foto muhabiri olmak isteyenlere sınırlı ölçülerde yaşamayı öğrenmelerini ve hayat standartlarını bunun üzerine kurmayı göze almalarını öneriyorum hep. Fotoğrafçılık yapılacak en iyi işlerden bir tanesi ama böyle bir işi tavsiye etmek büyük bir sorumluluk.

Foto muhabirlerini desteklemek amacıyla bu alanda bir çalışma yapılıyor mu?
Bu kadar profesyonel yaklaşıldığını düşünmüyorum. Türkiye’de foto muhabirlerinin örgütlü olarak hareket ettikleri tek yer Foto Muhabirleri Derneği. Bu alanda gazeteci sendikaları da pek çok nedenden dolayı çok aktif değiller. Tabii örgütlü davranıldığında çok daha sağlıklı olacağını düşünüyorum. Ama şu anda bir şey yok.

“BEN HİKÂYENİN FOTOĞRAFINI ÇEKİYORUM”

Gelelim o mükemmel fotoğraflarınıza… Hikâyesi olan bir anı görüntüleme mi, yoksa görüntüden hikâye oluşturma mı çekimlerinizdeki amaç?
Ben bir hikâyenin fotoğrafını çekiyorum. Daha doğrusu ben hikâyeyi izleyene bırakıyorum. Çünkü fotoğraflarım hakkında ipucu vermiyorum. Ufak bir bilgi veriyorum daha da başka bir şey söylemiyorum. Hatta bazen mekânı bile söylemiyorum ki insanlar fotoğraftan hayal dünyasına geçsinler.

Tüm resimler yoruma açık o halde?
Bir nevi yoruma açık denebilir ama sen hayata nasıl bakıyorsan, nerede duruyorsan, orada ne görmek istiyorsan fotoğrafı da öyle görürsün. Bu senin algılarınla sınırlı bir şey. Bu yüzden yaptığım işi foto muhabirliğinden birazcık farklılaşan yönü, yönlendirmekten kaçınmaktır. Bir dokümantasyon boyutu yoksa yaptığım işin onları bir metinle desteklemekten, onun gerçek hikâyesini anlatmaktan kaçınıyorum. Çok fazla açıklama yapmıyorum ki izleyen kendi hikâyesini yazsın

“İNSANLAR PERSPEKTİFİ OLAN FOTOĞRAFI GÖRMEK İSTİYOR”

Instagram’da müthiş bir takipçi kitlesine sahipsiniz. Sosyal medyayla aranız nasıl?
Sosyal medya hesaplarından sadece Instagram’ı kullanıyorum. Orada da 1,5 milyondan fazla takipçi var. Instagram ülkemizde ilk yaygınlaştığı zamanlar çektiğim resimleri paylaşmaya başlamıştım. Resimlerim beğenildi, milyonlarca kişiye ulaştı. İnsanlar farklı perspektifi olan, hikâyesi olan fotoğrafı görmek istiyor.

Paylaşımları siz mi yapıyorsunuz?
Evet, ben yapıyorum. Günlük 5-7 adet arasında değişiyor. Bildirimler kapalı tabii, yoksa baş edemem (gülüyor).

Gerek workshop çalışmaları gerek yeni yerler keşfetme amacıyla çok seyahat ediyorsunuz. 2015 nasıl geçti?
2015 çok yoğun geçti. Her ay yaklaşık 3-4 ülke gezdim. Bunların yüzde 90’ı iş seyahatleri. Bir kısmı workshoplar, bir kısmı öğrenci turları, bir kısmı reklam çalışmaları, bir kısmı belgesel çalışmaları. Bunlar 2016’da da devam edecek. Özellikle üniversitelere çok önem veriyorum. O yüzden üniversitelerde workshoplara, söyleşilere, özel derslere katılıyorum. Bunların hepsine fazlasıyla zaman ayırıyorum. Ayda bir-iki üniversiteye muhakkak gidiyorum Türkiye’de.Bunlar genellikle fotoğraf kulüplerinin etkinlikleri, söyleşileri, workshopları oluyor.

En doğru profesyonel bir foto muhabirinin cevaplayabileceği bir soru; kamera çözünürlüklerimizin artması, çektiklerimizi paylaşmak ve milyonlarca kişiye ulaştırmak için uygulamaların yaygınlaşması adeta herkesi fotoğrafçı yaptı. Bu nereye kadar gider? İyi midir, nasıl değerlendirirsiniz?
Bu bir handikap veya bir dezavantaj değil, bir avantaj. Bu işin sadece fotoğrafçıların tekelinde kalıyor olması haksızlık. Çünkü analog dönemde fotoğrafçılık çok pahalı bir uğraştı. Bir makineye sahip olmak pahalıydı. O makineyi kullanabilmek, filmi doğru pozlandırabilmek, o filmde görüntü oluşturabilmek kolay bir iş değildi, halen de değil. O yüzden minimum düzeyde de olsa teknik bir bilgiye de ihtiyaç var. Eğer birazcık uğraşmak istiyorsan aynı zamanda karta basacaksın, filmi kendin yıkaman lazım vs. Bu nedenle bu iş fotoğrafçıların tekelinde kalan bir uğraş olarak gelişti son döneme kadar. Amatörler işin içine girip söz söyleme şansına sahip değildi. Dijital dönüşüm bunu daha kitlesel bir boyuta taşıdı. Böyle bakıldığında oldukça demokratik bir dönüşüm söz konusu oldu. Herkesin fotoğrafçı olma meselesine gelince… Herkes fotoğrafçı olabilir, bunda bir sakınca görmüyorum. Sadece onun kendini fotoğrafçı olarak tanımlıyor olması, benim de onu fotoğrafçı olarak görmemi gerektirmiyor. Bir de deklanşöre basıp duyarlılık artı düşen görüntüyü oluşturmak fotoğraf mıdır değil midir meselesine bakmamız gerekiyor. Bu işin meslek boyutu da var; bu işten kişi para kazanıyor ve birileri onun yaptığı işe güveniyorsa benim ona sen fotoğrafçı değilsin deme lüksüm yok.

Sürekli bir çekim, paylaşma, gelse de gelmese de beğeni bekleme ve bunun oluşturduğu bir duygu durumu var artık ortada. Beğeninin gelmemesi ya da istenilene ulaşamama üzüntü, depresyon gibi bazı rahatsızlıkları da beraberinde getiriyor. Bu işin bu kadar ciddiye gitmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?
Özellikle sosyal medyada fotoğrafların paylaşılması ve beğeni üzerinden kurgulanan sistemde insanlar ister istemez bu tarafla beslenmeye başlıyor. Ego dediğimiz şey orada devreye girmeye başlıyor. Bütün bu sistemlerin, üretilmiş işlerin yarıştırılmasının mantığı insanın egosu üzerine kurulu. Dolayısıyla nasıl işler yaptığın konusunda benliğinle bir inanç, bir sistem geliştirmediysen o zaman o tuzakların esiri olmaya başlıyorsun. Bunu bağımlılık gibi düşünebilirsiniz. Çevremden de biliyorum. Birçok insanın fotoğrafik olarak bir serüvenleri yok. Ya da fotoğrafla ilişkileri sadece hatıra düzeyinde olan insanlar bile saplantılı biçimde yaptıkları işlerin beğenilmesi için çaba harcıyorlar. Bu bana hastalıklı bir durum gibi geliyor. Kontrollü davranmakta fayda var. Beğeni üzerinde hareket etmek benliğe ciddi zarar verir.

“BENİM KAHRAMANIM ARA GÜLER”

Sizin kahramanınız kim? İdolünüz var mı?
Tek bir kişi söyleyemem. Ara Güler’den çok etkilendim. Sokak fotoğrafçısı Henri Cartier Bresson’un işlerini çok beğeniyorum. Bizden önceki kuşakta bir takım işler yapmış foto muhabirlerinin, Salgado’nun, Nachtwey’in işlerini çok beğeniyorum. Yaptığı işlerle kendini ispatlamış insanları seviyorum. Fotoğrafçılıkla ilgilenmeye başladığım ilk dönemlerimde hep onların işlerine baktım. Çalışma tekniklerini, meseleye nasıl baktıklarını inceledim. Fotoğraf tekniklerinden ziyade çalışma teknikleri, o fotoğraflara nasıl ulaştıkları daha çok ilgimi çekiyordu. Ara Güler özeline inersek şayet; onun hakkında ne söylesek azdır. O çok özel bir insan, huysuzluğuna rağmen bizim pirimizdir, foto muhabirlerinin babasıdır.

Bu röportaj Yeşilay Dergisi Şubat 2016 sayısında yer almıştır.

Leave a reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *