Eğitimci, siyaset adamı, iletişimcilerin Hocası Prof. Dr. Nabi Avcı. 4. Uluslararası Teknoloji Bağımlılığı Kongresinde ‘Gutenberg’den İnternete…’ başlıklı konuşmasında da teknolojiye bağlı iletişimin günümüzde geldiği noktayı aktardı kendisini heyecanla dinleyen dinleyicilerine… Çocukluğu, gençliği, anı, zamanı kitapların, dergilerin arasında geçen Sayın Hocamız ile biz de dünden bugüne iletişimi, teknolojiyi, değerleri konuştuk.

Röportaj: Sümeyya Olcay

Nasıl bir eğitim süreciniz oldu? Nasıl gençlik geçirdiniz?

Doğrusu ben çok şanslı bir gençlik geçirdiğimi düşünüyorum. Bu konu açıldığı zaman hep verdiğim bir örnek var. Fitzgerald’ın Muhteşem Gatsby romanının girişinde hali vakti yerinde bir ailede doğan roman kahramanına babası mealen şöyle der: “İlerde senin sahip olduğun imkânlara sahip olmadığı için senden farklı düşünüp davranan insanlarla karşılaştığın zaman, dünyada herkesin senin gibi ağzında gümüş bir kaşıkla doğmadığını unutma…”. ‘Ağzında gümüş kaşıkla doğmak’ çok şanslı olmak anlamına gelen bir deyim. Ben çok varlıklı bir ailede doğmadım; ama doğrusu çevremde hep iyi insanlar oldu. İyi bir çocukluğum oldu aile içerisinde. İlkokulda iyi öğretmenlerle karşılaştım. Öyle çok müreffeh bir okul değildi. Netice itibarıyla bir istasyon köyünün, sonra küçük bir kasabanın ilkokuluydu ama çok idealist öğretmenlerim oldu. Bazen iki sınıfı bir arada okuduk. Ben onun bile bana çok yaradığını düşünüyorum, çünkü biz birinci sınıftık; öğretmen biz birinci sınıflara yüz tane eğik çizgi çizin der, ondan sonra üçüncün sınıfın dersini anlatmaya başlardı. Ben de o eğik çizgileri bir an önce çizip üçüncü sınıfın dersini dinlerdim. Her yerde, her eğitim kademesinde önemli olan insandır, öğretmendir.

İYİ ÖĞRETMEN DEĞİŞTİRİR

İyi öğretmen değiştirir. Ben o iyi öğretmenlerle hayatım boyunca hep karşılaştım. İlkokul öğrencisiyken de, ortaokulda da, lisede de, üniversitede
de… Öğrenci olarak da, Millî Eğitim Bakanı olarak da o iyi öğretmenlerle hep karşılaştım… İlkokuldan sonra gittiğim Eskişehir Maarif Koleji’nde de çok iyi öğretmenlerim oldu, başta rahmetli hocam Cevat Ülger olmak üzere çok iyi öğretmenlerimiz oldu. Rahmetli Kemal Koçak mesela, Kıbrıslı… İngilizce hocamızdı, bize İngilizce deyimleri çok güzel öğretti. Onun dersinde o gün tahtaya 15-20 İngilizce deyim, örnek cümlelerle yazılır ve biz onları ezberlerdik. Dolayısıyla iyi öğretmenlerle, iyi arkadaşlarla, iyi bir çevrede eğitim görmenin ne büyük bir şans olduğunu, daha sonra, bu şansa sahip olmayan arkadaşlarımı görünce daha iyi anladım. Mesela resimden anlamayan, bir resme ‘bakmayı’ bilmeyen arkadaşlarla karşılaştığım zaman “ha demek ki bunların Cevat Hoca gibi iyi bir resim hocaları olmamış” diye düşünürdüm. Bir de Adana Erkek Lisesi’nde Almanca öğretmeni olan dayım, fazla kitaplarını portakal sandıklarıyla Adana’dan ‘Hacannemin’ yani anneannemin evine gönderirdi. O portakal sandıklarının biliyorsunuz tahtaları aralıklıdır. O aralıklardan kitapları çekip alır okurdum. Mesela Aziz Nesin’i, Bütün Dünya dergilerini o portakal sandıklarındaki kitaplarından tanıdım ben.

Tüm o çocukluk, gençlik hayatınız kitaplar, dergiler arasında geçmiş diyebiliriz…

Evet, yine aynı şekilde bir takım kültürel sanatsal eğilimleri paylaştığım, birbirimize kitaplar önerdiğimiz, gazete- dergi alışverişi yaptığımız, kütüphanedeki iyi bir kitaptan, okuduğumuz iyi bir romandan birbirimizi haberdar ettiğimiz iyi arkadaşlarım oldu. O arkadaşlarımla ilişkilerim hala devam ediyor. Özellikle rahmetli Necdet Erk ve Allah sağlık versin Erkut Alkan, Ahmet Kot, Bekir Şahin benim çok yakın ilk gençlik arkadaşlarım. Erkut’la, Ahmet’le, Bekir’le hala arkadaşlığımız devam ediyor. Hatta geçenlerde bir televizyon programında gençlere Garaudy’i tavsiye etmiştim; o da ta Amerika’dan duymuş; “bundan 40 küsur sene evvel Eskişehir’de, yağmurlu bir cumartesi günü Güzel İş Kitabevi’nden Roger Garaudy’in Sosyalizm ve İslamiyet kitabını aldığımızı hatırladım” diye mesaj gönderdi. Erkut’un bahsettiği kitap, Garaudy’nin henüz İslam’la müşerref olmadan evvel yazdığı, Doğan Avcıoğlu ile yanılmıyorsam Mihri Belli’nin Türkçeye çevirdikleri, Yön Yayınları’ndan çıkan kitap…

O zamanlar çevrede bu tip farklılıkları olan, araştıran ve okuyan insanlar vardı. İletişim teknolojilerinin gelişmesinden sonra bu durumu nasıl görüyorsunuz?

Bugün gençlerin böylesine renkli, bereketli bir çevreye sahip olabilmeleri çok zor. Çünkü bizim çocukluğumuzda, gençliğimizde televizyon yoktu. Dolayısıyla insanların okumaya, düşünmeye, karşılıklı konuşmaya ayırabilecekleri çok fazla nitelikli saatleri vardı. Cep telefonu yoktu, telefon çok nadir bulunurdu. Tercihli aldıkları için doktorların ve hali vakti yerinde şahısların evlerinde vardı telefon. ‘Devren satılık telefon’ ilanları verilirdi gazetelerde. Ben Eskişehir Anadolu Üniversite’sinde göreve başladığım zaman, 1979’ların sonuydu, postaneye telefon almak için dilekçe verip “ne zaman çıkar” diye sorduğumda “en geç 10 yılda çıkar” demişlerdi. Sonra Allah gani gani rahmet eylesin Turgut Özal’ın telekomünikasyon alt yapısına yönelik devrimci girişimleri sayesinde Türkiye bu alanda çağ atladı. Ama bugün bu cep telefonlarının maalesef hem vakit israfına hem de yüzeyselleşmeye çok büyük katkısı var. Özellikle cep telefonlarının internetle entegre olmasıyla birlikte… İnternette ne arıyorsanız onu buluyorsunuz. Dolayısıyla bilgisel, sanatsal, kültürel, -hadi enformatik de diyelim- verimler peşinde olan, ne aradığını bilenler için ne kadar büyük bir nimet gibi görünse de, ne aradığını bilmeyen hatta abuk sabuk yüzeysel, pornografik, uyuşturucu, ahmaklaştırıcı bol miktarda programlar ve siteler de var. Dolayıyla yanlışlıkla onların ağına düşen, onlar üzerinden bir tiryakilik, bir bağımlılık oluşturan, özellikle gençler ve çocuklar için teknolojik bağımlılık oluşturan çok zararlı bir mecradan da söz ediyoruz. Zihinsel faaliyetleri ciddi manada dumura uğratan bir tehdit altında gençlerimiz.

Bir çözümden bahsedebiliyor muyuz?

Millî Eğitim eski Bakanı olarak çok yakından şahit olduğum bir tutuma da ayrıca işaret etmek istiyorum. Çocukların eğitilmesi konusunun, münhasıran -yani sadece- millî eğitime, okullara ve öğretmenlere bağlı olduğunu düşünüyorlar. Bu doğru değil. O kongrede de söylediğim gibi, günümüzde, bütün dünyada artık okul bilginin hatta terbiyenin
en önde gelen, en etkili, en belirleyici kurumu olmaktan çoktan çıktı. Çocuklar okulda öğretmenlerle geçirdikleri saatlerden çok daha fazlasını aileleriyle, arkadaşlarıyla veya kendi başlarına televizyon veya bilgisayar ekranlarının ekranlarının önünde geçiriyorlar. Arkadaşlarıyla veya tanımadıkları bazı sanal kimliklerle ilişkilerini internet üzerinden sürdürüyorlar. Facebook, Twitter, Instagram gibi ortamlarda çok daha fazla dolaşıyorlar. Dolayısıyla öğretmenler kadar, okul yöneticileri kadar, en az onlar kadar, ailelere, medyaya, sivil toplum kuruluşlarına, spor kulüplerine de sorumluluk düşüyor. Tabii ki aileler ve diğer saydıklarım okullarla işbirliği yaparlarsa daha olumlu olur. Ama her şeyin okulda başlayıp okulda bittiği yanlışına düşmememiz lazım. Her şey okulda başlamıyor ve okulda bitmiyor

Gazetecilik, genel yayın yönetmenliği geçmişiniz var. Sancılı bir dönemlerde yazılı materyalin çıkarılması, mesajın halka ulaştırılmasının zorluğunu çok iyi bilenlerdensiniz. O dönemle şimdiki dönemi karşılaştırabilir misisiniz?

Teknolojik gelişmeler itibarıyla o dönemle şimdiki dönem çok farklı… Biliyorsunuz en hızlı değişen teknolojiler, bilişim, enformasyon ve iletişim teknolojileridir. Genel olarak zaten dünyada teknolojinin değişim hızı çok arttı. Geriye doğru bakarsanız matbaaya geçiş kaç yüzyıl sürdü; matbaadan radyoya geçiş kaç yüzyıl sürdü. Ama radyodan televizyona geçiş, televizyondan bilgisayar ve internete geçiş; bunlar üzerinden görüntü nakli, telefonun aynı zamanda bir fotoğraf makinesi, bir kamera, bir ses kayıt cihazı ve nihayet bir bilgisayar gibi kullanabilmesi.. işte gittikçe hızlanan süreçlerin sonucu… Artık teknolojinin katlanma hızı aylarla ölçülmeye başlandı. Dolayısıyla benim gazete yayın yönetmenliği ve köşe yazarlığı yaptığım dönemlerle bugünün gazeteleri arasında dağlar kadar fark var. Bu fark sadece baskı teknolojilerindeki değişimden kaynaklanmıyor. Baskı teknolojileri de çok değişti ama bilgi, haber, enformasyon, ses, görüntü alma/işleme/çoğaltma/ iletme/paylaşma teknolojileri çok daha fazla değişti… Gazete öncelikle haber alır, haber verirdi. İşte o haber alma ve haber verme teknolojilerinde olağanüstü değişiklikler oldu. Haber alma ve haber verme hızı çok değişti. Dolayısıyla bugün artık gazetelerin taze haber verme şansları yok. Çünkü radyoyu geçsek bile, sosyal medya, televizyon, internet denen bir şey var. Dünyanın neresinde bir şey olsa anında televizyonlardan, ‘online’ sitelerden öğrenme imkânı var. Hiç kimse gazeteyi açıp ‘Aa Japonya’da tsunami olmuş’ demiyor artık.

EĞİTİMİN AMACI DEĞERLERİ KUŞAKLARA AKTARMAK

Kendi kodlarımız dışında yabancı çocuk gelişim yayınlarını ve modellerini uygulamaya çalışmaktayız. Tabii bir yerde mutlaka bir duvar karşımıza çıkıyor. Tam olarak kültürel dinamiklerimize ve değerlerimize bağlı nasıl bir gençlik idealiniz var?

Herkes, başta kendi çocukları olmak üzere çocukların, gençlerin ‘toplumsal değer yargılarıyla uyumlu, sevimli, zeki, sporcu, takım çalışmasına yatkın, bütün iyi niteliklerle donanmış ’ olarak yetişmesini ister. Eğitimin bir amacı da zaten toplumun önem verdiği değerleri genç kuşaklara aktarmaktır. Ama bunun çok mekanik bir işlem olmadığını, özellikle günümüzde çocukların okul gibi, aile gibi resmî veya yerleşik söylemleri aktaran kurumların dışında pek çok farklı mecradan kesintisiz akan mesaj, tutum ve değer önermelerinin etkisi, kuşatması ve hatta baskısı altında olduğunu ve bunun giderek daha da artacağını peşinen kabul etmemiz gerekir. O zaman yapmamız gereken çok temel değerlerimizi, her halk, her toplum, her millet ve her ümmet için kıymetli olan, önemli olan değerleri çocuklarımıza kazandırmaya önem ve öncelik vermek; ama bunu yaparken Hazreti Ali Efendimizin buyurduğu gibi, onları kendi yaşadığımız zamana göre değil, onların yaşayacakları zamanının icaplarını göz önüne alarak yapmamız gerekir. Bu, her kuşak için geçerli muhkem sabiteler olduğunu görmezlikten gelmek de değildir. Meselâ, ister Türkiye’de, ister Avustralya’da, ister Japonya’da olsun, bütün kültürlerde yalan söylemek kötüdür. Yalan söylemek konusunda bütün geleneklerin ne kadar hassas olduğunu, ne kadar kaçınılması gereken bir kötülük olarak zikredildiğini düşünürsek bunun hem evrensel bir değer olarak, hem de kendi kültürümüzün ve ahlakımızın gereği olarak da gençlerimize kazandırılması lazım. Dolayısıyla işin özünü gözden kaçırmamaya dikkat etmemiz gerekiyor. Çocuklara karşı çok buyurgan olmak, kendi yapmadıklarımızı, yapamadıklarımızı onlardan beklemek gibi bir yanlışa da düşmememiz gerekiyor.

Maneviyat ve gelenek temellerimiz, milli duygularımızdır bizi biz yapan ve ayakta tutan. Kültürün ayakta tutulması, kültürden kopmadan çağdaş sanatın uygulanması noktasında somut olarak nasıl bir politika hayata geçebilir?

Bu konuyla ilgili 3 Mart 2016 tarihinde açılışını Sayın Cumhurbaşkanımızın yaptığı, benim de o zamanki Kültür ve Turizm Bakanı olarak yönettiğim, komisyon çalışmalarını yakından izlediğim ve sonunda Bakanlık olarak bir Eylem Takvimine de dönüştürdüğümüz bir Kültür Şurâsı yaptık. O Şurâ’da kültürün çok farklı alanlarında sinemada, tiyatroda, müzikte, yayıncılıkta, şehircilikte, çocuk edebiyatı ve yayıncılığında.. 13 ayrı komisyonda Türkiye’nin bu konuda önde gelen uzmanları, düşünürleri, yazarları, çizerleri, sanatçıları, meslek kuruluşlarının temsilcileri, medya mensupları, akademisyenleri bir araya geldiler. Türkiye için bir Kültürel Eylem Planı’na esas teşkil edecek ilkeleri olanca genişliğiyle tartıştılar ve sonra biz işte bu Üçüncü Millî Kültür Şurâsı kararlarını Kültür Bakanlığı olarak bir eylem programına dönüştürdük. Bu tabii devletin yaptığı ve yapması gereken bir çalışmaydı. Ama bunu öyle yukardan, empoze eden, üstenci bir devlet dayatması olarak da yapmadık. Tam tersine, bütün bu alanlarda kültürün, kültür insanlarının, sivil toplumun önünü açmak için yaptık. Burada devlete düşen, sanatçıların, kültür insanlarının, sivil toplumun yâni kısacası milletin önünü açmaktır. Sanatçıları, kültür insanlarını, sivil toplumu yukardan talimatlarla, buyurgan bir üslûpla belli alanlara yönlendirmek değildir. Tam tersine, olabildiğince serbestiyet içerisinde, özgürlük içerisinde kendi alanlarındaki çalışmalarını kolaylaştıran, onlara zemin hazırlayan bir çalışma olsun diye bunlar yapıldı. Bunları orda da söyledik. Ve o Şurâ’nın sloganı Alev Alatlı’nın gündeme getirdiği “Dünyanın İyiliği İçin Türkiye” idi. Şimdi biz millî kültürümüz ve geleneklerimizle övünüyoruz. Her millet övünür. Geriye doğru baktığımız zaman da, milletin bunları kendiliğinden, hayatın doğal akışı içinde ürettiğini görüyoruz. Meselâ, bakınız Cumhuriyet döneminde devlet bir nebze müdahil oldu ama hiçbir dönemde kimse halı dokuyan kızlarımıza halı, kilim desenleri empoze etmedi. Bütün bu güzellikler yukardan empoze edilemez, edilmemiştir de zaten. Önemli olan devletin bu güzelliklerin ortaya
çıkmasını sağlayacak zeminleri hazırlamasıdır. Yani bu alanda da milletin önünü açmaktır devletin görevi.

DİLLER DE BOZULMA TEHLİKESİ ALTINDA”

Teknoloji Bağımlılığı Kongremize teşrif ettiniz. Teknolojinin getirisiyle müthiş bir iletişim devrindeyiz. Risk midir, fırsat mıdır?

Kongre’de hem benim, hem de başka tartışmacıların söylediği gibi, burada fırsatlar da tehditler de iç içe geçmiş vaziyette. Teknoloji çok hızlı değişiyor. Özellikle iletişim teknolojisi çok hızlı değişiyor. Ve iletişim teknolojisi bütün gündelik pratiklerimizi kendisine göre yeniden düzenliyor. Gündelik hayatımızı yeniden düzenliyor. Meselâ iç mimarîye baktığınız zaman televizyondan önceki evlerimizdeki oturma düzenimiz ile televizyondan sonraki iç mimarîmiz aynı değil. Bilgisayarın da evlerde kullanılmaya başlamasıyla birlikte evlerde önce televizyon yerleştiriliyor sonra her şey ona göre konumlandırılıyor. Oturma düzenimiz, yemek saatlerimiz, birlikte olma-olmama saatlerimiz, aile hayatımızın ritmi hep televizyona göre ayarlanıyor. Televizyon bir yandan topluyor bir yandan da dağıtıyor. Cep telefonlarıyla internete kişisel bağlanma olanaklarının artmasıyla birlikte müthiş bir sözde bireyselleşme yaşanmaya başladı. Bireyselleşme deyince sanki iyi bir şey gibi anlaşılabilir. O mânâda söylemiyorum. Tek başınalaşma; yâni çok muğlak, anonim bir kalabalığın içinde, o kalabalığı güdenlerin en alt düzeyde kurguladığı bir değerler evreninde tek başına dolaşmak. Bu çok dramatik bir şey. Bu geçmişte insan türünün hiç yaşamadığı bir tecrübe. İnsanlar binyıllarca süren birlikteliklerle buraya kadar geldiler. Aile, soy, kabile, millet ve ümmet birliktelikleriyle. Ne başardılarsa bu birlikteliklerle başardılar. Şimdi bu birlikteliklerin hızla dağılmakta olduğunu hissediyoruz. Bu birliktelikleri dağıtan, bunları atomize eden bir tehdit olarak internet kullanımı önümüzde duruyor. Bu bir tehdit. Beri yandan ulusal dillerin, İngilizcenin baskısı altında giderek ortadan kalkması, geriye itilmesi gibi bir tehdit var. Sadece Türkçe için de değil bu, Fransızca ve Almanca gibi Avrupa dilleri de, hatta İngiliz İngilizcesi de Amerikan İngilizcesinin tehdidi altında. Bu çok vahim
bir gidişe işaret, çünkü her dil aynı zamanda Allah’ın ayetidir, Allah’ın bir bağışıdır. Bu dillerin her biri, dünyaya farklı bir bakışı da ifade eder. Dolayısıyla bir dilin ortadan kalkması demek dünyaya farklı bir bakışın ortadan kalması, başka hiçbir pencereden göremeyeceğimiz bir manzaranın kapatılması demek.

McLuhan kitle iletişim araçlarını tarihsel olarak sınıflandırdığında sözlü kültür devrini kabileleşme; matbaa devrini kabileden çıkma, elektronik devri ise tekrar kabileleşme olarak göstermektedir. Peki, teknolojinin ve doğal olarak dijital medyanın gelişimini yaşadığımız bu döneme tekrar kabileleşmeden çıkma diyebilir miyiz? Yeni medyada özgür müyüz?

McLuhan’a işaret ettiğiniz iyi oldu. McLuhan iletişim araştırmalarının kurucu babalarından birisidir. McLuhan’ın iletişim teknolojisi konusundaki şu ön tespitini iyi anlamamız lazım: Ne diyor; her teknoloji bir duyumuzun,
bir organımızın bir uzantısıdır. Mesela gözlük gözümüzün bir uzantısıdır, gözümüzün daha iyi görmesini sağlayan bir uzantı, bir eklentidir. Mikroskop, teleskop ve dürbün de öyle. Tekerlek ayaklarımızın uzantısıdır. İnsan bir saatte yürüyerek beş kilometre gider, tekerlekle 150 kilometre gider. Uçak ve havacılık kollarımızın kanatlaşmasıdır, kollarımızın uzantısıdır. Kollarımızla uçamayız ama Hezarfen Ahmet Çelebi’den beri biliyoruz ki kollarımızı kanat gibi kullanan teknolojiler geliştirebiliriz. Telsiz, telefon kulağımızın uzantısıdır. Elbiseler derimizin uzantısıdır. Ama McLuhan diyor ki elektronik devrimiyle birlikte en merkezî organımız olan beynimizin uzantısını yapmış olduk.Bilgisayar beynimizin uzantısıdır.
Parantez içinde şunu da söylemem lâzım: Bazı bilişim bilimciler, bilgisayarın bizden daha iyi düşünmenin aracı olduğunu filan söyleme gafletine düşebiliyorlar. Bilgisayar birtakım işlemleri daha hızlı, daha kesin yapmamızı sağlayabilir ama düşünmek ayrı bir şeydir. Düşünmek insana mahsus bir meziyettir. Şunu da ilave ederek bu parantezden çıkalım: Bilgisayarın ilk çıktığı zamandaki adı ‘computer’ idi. Yani sayı saymaktan, hesap yapmaktan geliyor. Computer’a önce elektronik beyin demişlerdi Türkiye’de. Sonra birileri buna bilgisayar adını koydu. Orada benim bir nüktem var, söylemeden geçemeyeceğim. Bilgisayar teknolojisi biliyorsunuz dijital, yani sayısal, sıfır ve birden oluşan varyasyonlarla iş görüyor. Dolayısıyla diyorum ki, bilgisayar, sıfıra ve bire, dönüştürebildiklerini bilgiden sayan, buna dönüştüremediklerini bilgiden saymayan bir alettir. Bir bilgi, bir güzellik sıfır ve bire dönüşebiliyorsa bilgisayar onu alıyor. Ama dönüştüremiyorsa o zaman onu bilgiden saymıyor. Yani her bilgisayar, aynı zamanda bir bilgisaymaz’dır.

TEKNOLOJİDE ORTADAKİ YOL İYİ YOLDUR “

Teknoloji kullanımında doğrularınız nelerdir?

Sadece teknoloji kullanımında değil, her konuda dünyanın
her yerinde geçerli olan ilkeleri gözetmemiz lazım. O ilkelerden bir tanesi de aşırıya kaçmamaktır, orta yoldan gitmektir. Nitekim biliyorsunuz, İslam ümmeti de “ümmet-i vasata” olarak tanımlanmıştır, yani ortadaki ümmet, aşırıya kaçmayan ümmet. Ortadaki yol iyi bir yoldur. Teknoloji ile münasebetlerde de o orta yol idealini yakalamaya çalışmak gerekir. Tabii ‘teknolojik orta yol’ kuşaktan kuşağa da değişiyor. Benim için orta yol sizin için teknolojiye mesafeli bir yoldur. Ama muhtemelen sizin orta yolunuz da sizden sonraki kuşağa çok uzak gelecek. Dolayısıyla her kuşağın kendi orta yolunu oluşturmasını ummaktan başka çaremiz yok.

Bu röportaj Yeşilay Dergisi Şubat 2018 sayısında yer almıştır.

Leave a reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *