Toprağından, geçmişinden, evinden, yurdundan, geçtiğin yollardan, kültüründen kopup başka bir ülkeye iltica etmek zorunda kaldığını düşündün mü hiç? Şu anda 1 milyar insan bu halde, yani bir göçmen. “Bu, bir ağacı söküp başka bir toprakta, başka bir iklimde yetiştirmek gibi bir şey” olarak betimliyor göçü Prof. Dr. Yusuf Adıgüzel. Sorunları, toplumsal kabullenmeyi, gidilen ülkeye uyum sağlamayı, yaşamsal ihtiyaçları bir arada düşündüğümüzde bu derece zor bir şey… Ülkemizin, toprağımızın, yaşam şartlarımızın kıymetini bilme ümidiyle; göç üzerine uzun yıllar çalışma yapmış Adıgüzel’le göç kavramını, nedenlerini ve bağımlılık riskini konuştuk.

Röportaj: Sümeyya Olcay

Fotoğraf: Ergun Candemir

Göçün elbette birçok sebebi var. Ama günümüze dönüp baktığımızda daha çok siyasi sorunlar ve savaş sebepleriyle göçün gerçekleştiğini görüyoruz. Bu şekilde resmi doğru okuyor muyuz?
Dünyadaki göç rakamlarına baktığımızda 7 milyar insandan yaklaşık bir milyarı göçmen. Bunlardan 250 milyonu ülkesi dışına göç etmiş. Tabii bu 250 milyon insanın tamamının savaş, siyasi baskı nedeniyle göç ettiğini, yani mülteci olduğunu söyleyemeyiz. 60-65 milyonu savaş ve baskılardan kaynaklı göç edip mülteci, sığınmacı olmuş. Geriye kalanı ekonomik nedenlerden dolayı, yani daha iyi kazanmak, daha iyi koşullarda yaşamak için göç etmiş. Ekonomik göçler daha çok dünyanın gelişmiş ülkelerine, G8 ülkelerine doğru oluyor. İlk sırada 50 milyona yakın göçmenin yaşadığı ABD var. Ülkelerindeki zulümden ve savaştan dolayı göç edenlerin gittikleri yerler ise daha çok gelişmekte olan ülkeler. Yani daha çok İslam ülkeleri. Bugün dünyadaki mülteci durumuna düşmüş insanların yüzde doksanını Müslüman ülkeler misafir ediyor. Bir tarafta da ekonomi var. Ekonominin güçlü olması için dışardan insan gücüne ihtiyaç var. Gelişmiş ülkeler bunu karşılamak için göçmen kabul ediyor. Diğer tarafta da insani bir kriz var. Ve bu insanlık krizinin sonuçlarını biraz olsun hafifletmek için, mültecilere ülkenin kapılarını açmak, onlara kol kanat germek var. Bunu da Müslüman ülkeler yapıyor. Dünyada en fazla mülteci barındıran ülke Suriye krizinden sonra Türkiye oldu. Türkiye’den sonra İran, Pakistan, Lübnan, Ürdün sırayı izliyor.

İç ve dış göçleri birlikte düşündüğümüzde, bu toplumsal hareketliliğin getirdiği en büyük sorun nedir?
Göç temel olarak bir mekândan, ülkeden başka bir ülkeye fiziksel geçiş olarak tanımlanmakla birlikte sosyolojik ve psikolojik boyutları da olan bir hareketliliktir. Söz konusu olan sadece coğrafi bir hareketlilik değildir. Bir ağacı söküp başka bir iklimdeki, başka bir coğrafyadaki toprağa ekiyorsunuz. Ve onu yeni bir iklimde, yeni bir toprakta yetiştirmeye çalışıyorsunuz. Bir ağacı, bitkiyi tohumdan yetiştirmek farklı bir şey, kökünden söküp başka bir yerde yetiştirmek başka bir şey. İnsan bir kargo değil, bir araç değil, bir paket değil. İnsan ruhuyla, psikolojisiyle insandır. Başka bir ülkeye göç eden bir insan daha önceki hayat tecrübeleri, anıları, rüyaları ve düşleriyle birlikte gidiyor. Gittiği ülkede bu birikimlerinin işe yaramadığını görüyor. Tüm hayat tecrübeleri, birikimleri anlamsız hale geliyor. En başta dil, sonra kültür, duygu, arkadaşlık, komşuluk ilişkileri… Bunların her biri sıfırdan başlanarak yeniden öğrenilmesi gereken şeylere, sorun alanlarına dönüşüyor. Bu da göçmen için büyük bir travmaya neden olabiliyor.

Bu açıdan baktığımızda zorunlu olarak yeni bir yere geçmek büyük bir mücadeleye girişmek demek…
Çocuk nasıl doğduğu andan itibaren sıfırdan, deneme yanılmayla hayatı öğreniyorsa, göçmen de 20, 30, 40’lı yaşlardan sonra hayatı sıfırdan ve yeniden öğrenmeye başlıyor. Özellikle mülteciler için, bu çok zor ve travmalara yol açabilecek bir durum. Ekonomik göçte ise bir ön hazırlık süreci var. Gideceğiniz ülke size iş, kalacak imkânlar ve sosyal ortamlar sağlıyor. Ama siz zorunlu bir göç yapıyorsanız, zaten canınızı kurtarabilmek için telaş içinde, can havliyle ülkenizden kaçıyorsunuz. Dolayısıyla bir ön hazırlık yapma şansınız yok. İkisi arasında çok büyük farklar var. Ekonomik göçte göçmenin göç süreci ile gelen sorunları aşması, travmaya dönüşmeden atlatabilmesi zorunlu göçe göre kolay.

“BAĞIMLILIK DAHA ÇOK İÇ GÖÇ YAŞAMIŞ, KENTE UYUM SAĞLAYAMAMIŞ AİLELERDE ORTAYA ÇIKIYOR.”

Öncelikle Türkiye’deki iç göç açısından sormak isterim; “Göç olgusu
bağımlılığı artıran bir etkendir” diyebilir miyiz?

İç göç ve bağımlılık konusunda yapılmış bazı çalışmalar bağımlıların çoğunun iç göç yaşamış, kentlere yeni gelmiş, kente henüz tam uyum sağlayamamış ailelere mensup olduğunu gösteriyor. Bağımlılığın yaygın olduğu semtlere baktığımızda bunların henüz yeni kentleşmekte olan, İstanbul gibi büyük şehirlere yeni eklemlenen semtler olduğunu görüyoruz. Bu tür kentsel mekânların bağımlılık açısından daha riskli olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü göç, özellikle zorunlu göç, bir travma yaşatıyor. Bu travmadan da daha çok çocuklar ve gençler etkileniyor. Bu da onları farklı arayışlara yöneltiyor.

Bir de buna eğitimde yaşanılan zorluklar eklenince durum daha
kısır bir vaziyet alıyor olsa gerek?

Göç süreci, çocukların eğitimlerine çok olumsuz etki ediyor. Başarılı olmamaları, çalışmak zorunda olmaları onları okuldan koparıyor. Tekstil, sanayi, inşaat vb. sektörlerde vasıfsız işlerde kayıt dışı olarak istihdam ediliyorlar. Bu sektörler ise özelikle gelişme çağındaki, okul çağındaki çocuklar için sağlıklı ortamlar sunmuyor. Özellikle kayıt dışı işçi istihdamın çok yüksek olduğu tekstil sektöründe çalışanlar arasında bağımlılık oranı oldukça yüksek. Okuldan kopan çocuklar bu riskli sektörlere giriyor. Yani bir sarmal söz konusu. Aile fakir olduğu için çocuk çalışmak zorunda kalıyor. Kayıt dışı ve düşük ücretli işlerde çalışmak zorunda kaldıkları için de fakirlik kendini üretmeye devam ediyor. İç göçte karşılaştığımız bu tabloyla dış göçlerde de karşılaşacağımızı tahmin edebiliriz.

Mülteci kabul eden ülkeler arasında birinci sıradayız. Peki, dış
göçle birlikte bağımlılık sorununu da içimize almış olma riskimiz
var mı?
Böyle bir riskten bahsedebiliriz. Ama bu konuda elimizde bir kanıt yok. Her kültür birbirinden farklı. Burada yasak olan başka ülkelerde serbest ve yasal olabilir. Kültürel olarak bir ülkede ayıp, suç olan bir şey başka bir ülkede ayıp, suç olmayabilir. Mesela belli bir miktarda uyuşturucu kullanmak Hollanda’da yasak değilken, Almanya’da yasak olabilir. İran’da bazı maddeleri kullanmanız serbest iken, alkol kesinlikle yasaktır. Afganistan’da bazı uyuşturucu maddelerin kullanımı yasal veya kültürel olarak doğal karşılanırken, Türkiye’de bunlar yasadışı kabul edilir. Türkiye’ye yönelen düzensiz göçlere baktığımızda Suriyelilerden sonra, Afganistan, İran, Irak, Pakistan gibi ülkelerden gelenler olduğunu görmekteyiz. Bu ülkelerden Türkiye’ye gelen düzensiz göçmenler arasında madde kullanımı, en azından tütün kullanımı Türkiye ortalamasından daha yüksek olabilir. Hatta bahsettiğimiz gibi bazı ülkelerde suç bile olmayabilir. Türkiye’yi hedef ülke veya transit ülke olarak gören düzensiz göçmenler de bu yasal ve kültürel farklılıklardan dolayı riskli grupta değerlendirilebilir.

“GÖÇMENLERE KARŞI SABIRLI VE TOLERANSLI OLURSAK
SORUNLAR DAHA KOLAY ÇÖZÜLEBİLİR.”

Peki, bu noktada ne yapmamız gerekiyor? Kültürel farklılıkları kabullenme ve yasallığı yaygınlaştırma nasıl ve ne seviyede gerçekleşir?
Türkiye’deki düzensiz göç hareketlerine baktığımız zaman Avrupa’ya transit göç edenlerin en büyük kısmını Suriyeliler’den sonra Afganistanlılar oluşturuyor. 40 yıldır orada savaş var ve dünyanın en çok dış göç veren ülkesi Afganistan. Bu göç birçok sorunu da beraberinde getiriyor. Bunlardan biri de Afganistan’da uyuşturucunun çok yaygın olması. Madde kullanımı kültürel olarak da ayıp, yasak ya da günah olarak görünmüyor. Ülkeleri suçlamak, damgalamaktan bahsetmiyorum burada. Kültürel farklılıklardan bahsediyorum. Mesela Yemen’e gittiğinizde herkes “kat” diye bir ot çiğniyor. Çocuklar da, kadınlar da çiğniyor, devlet dairesinde de, sokakta da çiğneniyor. Bu da bir nevi uyuşturucu. Çok yaygın ve herkes kullanıyor. Gelenekselleşmiş. Kullanmayanlar azınlıkta. İnsanlar sadece bavulundaki eşyaları değil bu farklı alışkanlıklarını da göçtüğü ülkeye götürüyor. Bu alışkanlıklar gittiği ülkede hoş karşılanmayabilir, yasak olabilir. Türkiye gibi mülteci kabul eden ülkeler açısından bunlar bir sorun ve mücadele alanına dönüşebilir. Dolayısıyla gelen insanların yeni ülkenin yasal ve kültürel ortamına uyum göstermesi belli bir zaman alacak. Tabii ki herkes yasalara uymak zorunda. Ancak kültürel farklılıklardan kaynaklanan değerlere uyum için bir geçiş aşamasına ihtiyaç var. Yani biraz daha tolerans lazım. Bu geçiş döneminde göçmenler kadar bizim de sabır ve hoşgörüye ihtiyacımız var.

1960’lardan sonra yoğun bir şekilde Türkiye’den Avrupa’ya göç verdik. Gidilen ülkedeki var olma zorluklarını Türkler de yaşadı. Şu anda ülkemizdeki göçmenlerin durumunu bu noktada daha iyi anlıyor olabilmemiz gerek diye düşünüyorum…
Evet, bir zamanlar Almanya’ya giden, “Alamancı” dediğimiz gurbetçilerimizin otobüste, markette, sokakta dil bilmemekten dolayı ne tür uyumsuzluklar, komik durumlar yaşadıklarını unutmayalım. Markette yumurtayı gıdaklayarak istemek gibi mesela. İlk kuşak bu zorlukları yaşadı. Ama ikinci kuşaktan sonra Türkler Almanya’da kendi ayakları üzerinde durmaya ve Alman toplumu ile daha uyumlu bir biçimde yaşamaya başladılar. Biraz daha empatik düşünmemiz gerekiyor. Türkiye’deki Suriyeliler’i daha iyi anlayabilmemiz için, bizim “Alamancılar”ımızın Almanya’daki yaşantılarına bakmamız işimizi kolaylaştırabilir. Yarım asırdan daha fazla zamandır işçilerimiz ve aileleri orada. Ama hala yeterince Almanca bilmeden yaşayan Türkler olduğunu unutmayalım. “Suriyeliler neden Türkçe bilmiyor, öğrenmiyor” diye yakınırken, “Alamancılar”ımızın hala Almanca bilmediğini hatırlayalım. Dil bilmek uyum ve toplumsal kabul açısından çok önemli. Ama belli bir yaştan sonra öğrenmek de çok zor.

Toplumsal kabullenme ve entegrasyon konusunda neler yapılabilir?
Entegrasyonu sağlamada biri yasal, diğeri kültürel-sosyal olmak üzere iki temel boyutu olduğunu söyleyebiliriz. Yasal boyuttan kastımız, Türkiye’de yaşayan herkes buradaki yasal düzenlemelere uymak durumundadır. Türkiye’de çalışıyorlarsa yasal olarak çalışmak zorundalar. Yasal olarak çalışıyorlarsa, iş yerleri varsa vergilerini ödemek zorundalar. Otobüse biniyorlarsa bilet kullanmak zorundalar. Bunları yapılması göçmenler için çok zor değil. Kişi çalışmaya başladığında vergisini düzenli ödeyerek entegrasyonun sistemsel şartlarını sağlayabilir. Ama kültürel boyutu ise daha fazla zaman ve emek istemektedir.

“Güvence vermeden sosyal entegrasyon çok zor”
Biz şu anda bu insanların sosyal entegrasyonunu tartışıyoruz. Ancak öncelikle bu insanların sistem entegrasyonunu sağlamak lazım ki sonra sosyal/kültürel entegrasyon gelsin. Bunun için bu insanların öncelikle yasal olarak mevcut durumlarının netliğe kavuşturulması gerekiyor. Vatandaşlık, vize, yasal çalışma, çocukların eğitimi, özel işyerleri açabilmeleri gibi önce sisteme ilişkin sorunların çözülmesi lazım. Daha sonra kültürel entegrasyonu konuşmak kolay olur. Biz Suriyeliler başta olmak üzere ülkemizdeki geçici mültecilere veya koruma altındaki kişilere öncelikle ülkemize kabul ederek elbette önemli bir iş yaptık. Ama 6 yıldır birlikte yaşadığımız ve belki de bundan sonra hep birlikte yaşayacağımız
bu insanların hayatlarını düzene sokabilmeleri için biraz daha fazla adım atmamız gerekiyor. Bunun için bu insanların bir işe, bir eğitime, bir sağlık güvencesine, bir sosyal sigorta sistemine ihtiyaçları var. 6 yıldır bizimle birlikte yaşayan bu insanlara Türkiye’de yasal bir gelecek, belki de vatandaşlık gibi eşit haklar vaat edemiyorsak, yani onların Türkiye’de güvenli bir gelecek görmelerini sağlayamıyorsak, onlardan Türk toplumuna uyum sağlamalarını, topluma entegre olmasını beklemek iyimserlik olur. “Yarın Suriye’ye döneceksiniz” derseniz, Suriyeliler de “o zaman neden Türkçe öğreneyim?” diyebilir. Yani birlikte bir gelecek öngörüyorsak, çocuklarımız birlikte büyüyecekse, birlikte aynı sıralarda okuyacaklarsa, kız alıp vererek daha fazla hısım akraba olacaksak uyum konusunda daha sağlam adımlar atabilir, daha tutarlı konuşabiliriz. Suriye’de savaş bitse bile Suriyelilerin önemli bir kısmının artık Türkiye’de kalıcı olduğunu bilmemiz ve artık “Türkiye’deki Suriyeliler” kavramına alışmamız gerekiyor.

Gelecek öngörüsü yapabiliyor muyuz peki?
Vatandaşlık meselesinin bu noktada kesinlikle tartışılması lazım. Türkiye’ye katkı sağlayan, katma değer üreten, yatırım yapan, bilim üreten, sanat ve sporda ülkemizi temsil edecek Suriyeliler başta olmak üzere, burada yaşayan yabancılara Türkiye’de güvenli ve itibarlı bir gelecek vaat etmeliyiz diye düşünüyorum. Bunun yolu da vatandaşlıktan geçer. Vatandaşlık verirsek onların Türklerle birlikte Türkiye için daha çok çalışmalarını sağlayabiliriz. Türkiye Suriyeliler’e sadece geçici koruma statüsü sağlıyor. Adı üzerinde bu statünün: Geçici. Ancak savaş 6 yıldır devam ediyor, bu geçicilik herkesin gözleri önünde defacto olarak kalıcılığa
dönüşüyor. Geri dönmeyi beklerken okula başlamayan 7 yaşındaki Suriyeli çocuklar, bugün 13 yaşına geldiler. 10 yaşındakiler 16 yaşında delikanlı oldular. Eğitim çağındaki Suriyeliler’in yüzde 40’ı okula devam ediyor. Bu çocuklar artık Suriyeli değil, Türkiyeli, bizim çocuklarımız. Birlikte yaşayacağımız çocuklar, gençler. Yüzbinlerce eğitimsiz gençten oluşan bir Suriyeli topluluğu bir çok riski de içinde barındıracaktır. Yarın Suriye’ye döneceklerini bilsek dahi, eğitim çağındaki çocukları zorunlu olarak eğitim sürecine dahil etmeliyiz. Hiç dönmeyeceklermiş çocuklara ve gençlere yatırım yapmamız lazım. Eğitim çağı dışındaki gençlere ise sertifika
programları ve mesleki eğitimler ile çalışacakları üretecekleri bir mesleki yeterlilik kazandırılmalıdır. Aksi halde kayıt dışı sektörlerde kalmaya devam edeceklerdir. Göçmenleri yasal olarak sistemin içine aldığımız zaman onların kültürel-sosyal entegrasyonu çok daha kolay olacaktır.

Bu röportaj Yeşilay Dergisi 2017 Şubat sayısında yer almıştır.

Leave a reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *