Referansı kutsal olmayan bir araçla kutsal içeriği aktarmamız nasıl mümkün olacaktır sorusu ile televizyonun manasına inen yazar Sadık Yalsızuçanlar ile televizyonun doğası ve getirileri hakkında konuştuk…

Söyleşi: Sümeyya Olcay

Antitelevizyon diye bir kavram ortaya çıkardınız. Nedir antitelevizyon?

Kavram bana ait değil. Bu, Batı’da, özellikle Avrupa’da ve ABD’de, iletişim bilimcilerin, kitlesel iletişim ortamlarına ilişkin düşünen, yazıp çizenlerin söz ettiği bir kavram. Adı üstünde; televizyon karşıtı bir televizyon. Geleneksel televizyon duyumlarına itiraz eden, bu duyumların tümüyle karşıtı olan bir yaklaşım biçimi. Özet olarak, geleneksel televizyon ortamının sevmediği işleri televizyonda yapmaktır antitelevizyon.

Televizyon ve Kutsal kitabınızda televizyonun ahlaki bozulmalarına yol açmasından öte, televizyonun doğasına indiniz. Televizyonun hakikatte doğası nedir? TV doğasında iyi bir nesne midir?

İyidir veya kötüdür diyemeyiz. Önemli olan o televizyonda nelerin, nasıl yer aldığıdır. Televizyon doğasıyla, diliyle tartışmalı olduğu kadar, belki daha çok içeriğiyle tartışmalıdır. Ekranda şiddet içeren, cinselliği istismar eden, saldırgan, dışlayıcı, ötekileyici, uyuşturucu, aptallaştırıcı şeyler yer alıyorsa kötüdür. Aksi oluyorsa iyidir. Müzik gibi. ‘Müzik, insanda hangi duygu baskınsa onu güçlendirir’ diyor Gazali. Yoksa tek başına iyidir veya kötüdür demek çok zor. Ama televizyon aynı zamanda aylak saatler üretiyor. Bu kesin. Passolini, aylak saatler olarak insanlığa sinema yeterli, televizyon bu açıdan son derece gereksiz diyor. Birkaç kitap yazdım bu konuda. Televizyon ve Kutsal, İletişim, Deveran mı Kesik Devre mi? Tarafsızlık Masalı ve Rüya Sineması gibi. Bunlarda sinema ve özellikle de televizyonun doğasını anlamaya, tartışmaya çalıştım. İçerik açısından ‘iyi’ bir televizyon yapmanız halinde insanlara iyilik mi yapmış olursunuz gibi bu ve benzeri soruları tartıştım. Çünkü televizyona giren, o iletişim dolayımına taşınan bilgi nasıl bir bilgidir? Çok televizyon seyretmek nasıl bir şeydir? Bu sorular hala tartışılıyor.

Kitabınızda Belkıs’ın taht hadisesini anlatırken İbni Arabi, Elmalı Hamdi Yazır, Bediüzzaman Sadi Nursi gibi âlimlerin yorumlarına yer verdiniz. Bu hadiseyi televizyon ile bağlantısını nasıl açıklayabiliriz?

O konu, Süleyman peygamberin, Belkıs’ın tahtını Yemen’den anında getirtmesine ilişkin yorumlarla, görüntünün anında nakli arasındaki ilişkileri konu ediyordu. Onu, pozitivist veya dini hükümlerini aklileştirme olarak yorumlayanlar da var. Bunu bir veri olarak görüntü ontolojisinin tartışma ortamına taşımak istemiştim.

Her mahlûk, yaratılmış ve icat olunan her şey bize Yaradan’ı gösterir mi? Buna TV’de dâhil?

Son tahlilde her şey O’nun takdiridir. O’nun yaratışıdır. O, her an yeni bir şe’ndedir, yeni bir işte, işleyiştedir. Her şeyin faili Hak’tır, kul eliyle işlenir. Lakin bu gerçekleşen şeyin, yani kul eliyle işlenen şeyin ahlaki olacağı anlamına gelmez. Televizyonda dediğim gibi neyin ahlaki olup olmadığına seyircinin algısı karar verir. Bu da çok ölçülebilen bir şey değildir. Mesela izlenirlik ölçümü yapmak kolaydır ama izlenen şeyin izleyicide nasıl bir etki oluşturduğunu kesin biçimde ölçmek çok güçtür. Bu yüzden görsel dil, ancak etik içinde kalınarak açımlanabilen bir doğaya sahiptir.

Said Nursi’nin havadaki esir maddesi ile ses ve suretlerin radyo ve TV dalgalarıyla birbirine taşındığını belirtmektedir. Üstad burada eseri göstererek bu dalgalar vasıtası ile esma-i ilahiyeyi de bir şekilde hem ilan etmiş hem de duyurmuş, zikir halkası meydana getirmiş olduğunu söylemektedir. Bu açıdan baktığımızda televizyon da öncelikle esmayı mı gösteriyor? Bizler miyiz televizyonu amacı dışında kullanan?

Tabi her şey İlahi isimlerin yansımasıdır. Seslerin ve görüntünün belirmesi, nakli, işlenmesi ve yorumlanması da buna dâhildir.

Yapay ve yalancı bir imajinasyonla insanlarımız oyalanıyor diyebilir miyiz?

Televizyon için magic box tabiri kullanılır biliyorsunuz. Büyülü kutu, hülya makinesi denir. Hayal ortamı. Düş makinesidir televizyon. Büyüleyici kutudur. Aptallaştırıcı ortamdır. Uyuşturucu ve uyutucu bir yanı da vardır, ajite edici, kışkırtıcı, yönlendirici bir boyutu da. ‘Kapitalizmin bir ajitasyon aracıdır’ diyor mesela bir iletişimci. Mc Luhan, ‘araç mesajdır’ der. Bu çok önemli. Dili ve doğası, içeriği de belirler. Bu yüzden televizyona ihtiyatla yaklaşmamız lazım.

Modernleşme sürecinin dışında kalmanın imkânsız olduğu dikkate alındığında, televizyon ile uğraş veren insanları büyük bir güçlüğün beklediğini söyleyebilir miyiz? Amaçsız kullandığımız bu kutuyu hayatımızdan çıkarabilir miyiz bu süreçte?

Evet, kuşkusuz… Bunu çok vurguladım yazılarımda, kitaplarımda. Şimdi bu pratiğin içinden geçiyoruz. Esasen televizyonun iki temel işlevi var; eğlendirmek ve haberdar etmek. Şimdi yaygın olarak bu iki boyutu kullanılıyor. Bazı yaklaşımlar daha çok, eğitici boyutunu vurgulamaya çalışıyor ve televizyonu bir eğitim ortamı olarak görmek, kullanmak istiyor. Gerçi bu diğer işlevlerinden soyutlanarak yapılamıyor. Ama hani işte o ünlü söz var ya eğlendirerek eğitmek… Televizyon dili ve doğası gereği, yani dramatik bir dile sahip olduğu için zaten eğlendirerek, bir tür illüzyona sokarak eğitiyor. Bu eğitim yöntemi son derece etkilidir. Televizyon bir cürüm ortamı da olabilir bir ibadet ortamı da. Bunu televizyonun ‘sahip’leri belirler. Zira televizyonun kendinden menkul bir gücü yoktur, gücün televizyonu vardır.

Kitle iletişim araçları geleneksel kültürde değişikliğe hatta deformasyona sebep olurken, bir yandan da hâkim güçlerin ürettiği medya kültürü egemen kültür haline gelmektedir. Yanlış, bozulmuş, fıtrata aykırı bilgilerle bu vesile ile karşılaşabileceğimizi göz önüne aldığımızda bu durum ile nasıl başa çıkabiliriz?

Güzel örneklerini çoğaltarak. Televizyonu iyiliğin, güzelliğin ve gerçekliğin yansıdığı bir ortam haline getirerek.

Televizyon ile yeni bir kültür olan popüler kültür ortaya çıktı. Getirilerine baktığımızda dünya bir kültürsüzleştirme tehlikesi ile karşı karşıya mıdır?

Tektipleştirici bir yanı var televizyonun, böylesi bir etkisi var. Bir de televizyonda aktarılan ‘bilgi’, enformasyon denilen, dilimizde malumat kelimesiyle karşılanan bir bilgi düzeyi. Ve unutmayalım televizyondan bahsederken kişisel bir dilden değil, kitlesel bir dilden söz ediyoruz.

Kültür sömürgecilerini bilhassa televizyon yönünden nasıl değerlendirebiliriz?

Dediğim gibi, ‘medyanın gücü yok, gücün medyası var’ Sermayedar, televizyonu ekonomik, siyasi ve kültürel çıkarlarını korumak için bir ‘silah’ gibi kullanma eğilimindedir. Yoksa zarar ettiği bir işi neden sürdürsün? Televizyon son derece pahalı bir iş. İşletme giderleri sürekli artan bir sektör. Teknoloji sürekli yenileniyor ve bu pahalı yatırımları devamlı güncellemek zorundasınız. Bu yatırımı niçin yapar insan? Hani kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez derler. Çıkarlarını korumak için. Gerektiğinde bir ‘silah’ olarak kullanmak üzere. Tabi egemenler, kendi nosyonlarını dayatmak üzere veya kitleleri uyuşturmak/uyutmak üzere, iktidarı sürdürmek için de kullanırlar.

Televizyonun insanlar üzerinde bilginin manipüle edilmesini nasıl sağlamaktadır?

Son derece etkin diliyle…

Son olarak şunu sormak istiyorum; çocukların fıtratına aykırı olarak televizyondan gelen birçok olgu onların zayıf beline yüklenmiştir. Bundan dolayı gelecekte hakikatten uzak, varoluş amacını bilmeyen bir neslin gelmesinden söz edebilir miyiz? Bunun önlemini nasıl alabiliriz?

Televizyonu daha çok haber, eğitim ve ahlaki alanda kalma koşuluyla eğlenmek/eğlendirmek üzere kurgulamak lazım. Televizyonun sevmediği işleri yapmak… Ahlaki anlamda güzel işler kotarmak ile çocuklarımızı ve haliyle neslimizi koruyabiliriz.

Bu röportaj Yeşilay Dergisi Eylül 2012 sayısında yer almıştır.

Leave a reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *