serdardeniz-sumeyyaolcay.com

“Sevdiğin bir mesleği yapıyorsan ömür boyu çalışmamış gibi yaşarsın” sözü anlamlıdır benim için… Mutluysan şayet, çevrenle o mutluluk dahil sorumluluğun altındaki her konuyu samimiyetle paylaşabilirsin doğal olarak… Bunu neden yazdım şimdi? Serdar Deniz de aynı mutluluğu yaşayan ve “Evet, budur benim hayatım” diyen bir isim… Almanya’da ticaret lisesine gitmiş ama sevememiş okulu ve karşısına çıkan bir tiyatro oyunuyla kendini bulmuş bir anlamda. Uzun yıllar yurtdışında yaşamış olan Serdar Deniz son olarak Diriliş Ertuğrul’da Titus karakteriyle çıktı karşımıza. Titus yeri geldi yerildi ama yine de çok sevildi. Bizler de Deniz’i daha yakından tanımak istedik; kendisiyle oyunculuk hayatını, çocuklarını ve dizileri konuştuk.

Röportaj: Sümeyya Olcay

Fotoğraf: Ergun Candemir

Almanya’da konservatuvar okudunuz. Bu alana sizi yönlendiren ne oldu?
Almanya’da yüksek ticaret lisesine gittim. Bütün sınıf arkadaşlarım ticaret üzerine meslek eğitimlerine başlayınca ben de onlarla beraber kendimi aynı dalda buldum ama beni ciddi mutsuz eden bir durum vardı ortada. İç sesim bana, bu iş sana göre değil diye haykırıyordu resmen. Geri adımlarla gidiyordum okula. Sürekli hasta olurdum ve inanılmaz mutsuzdum. Bir gün Ankara Devlet Tiyatrosu’ndan Nurhan Karadağ’ın Köln’e Yunus Emre oyununu hazırlamaya geldiğini ve bu müzikal oyuna yardımcı oyuncular aradığını duydum. Ee tabi bunu duyunca da kendimi tiyatroda buldum; buluş o buluş. Amatör olarak başlayan tiyatro deneyimim gittikçe profesyonelleşti. Uzun süre yarı amatör yarı profesyonel tiyatrolarda çalıştıktan sonra konservatuvara girmeye karar verdim. Bu saatten sonra bende ne hastalık kaldı ne de mutsuzluk. Aradığımı bulmuş oldum. İç sesim büyük bir “oohh” çekiyordu. Tiyatroya koşar adımlarla gidişimi görmeliydiniz o zamanlar.

Yurtdışında bu alanda nasıl çalışmalar yaptınız? Ne kadar süre geçirdiniz?
Hayatımın çoğu Avrupa’da geçti. 30 yıldan fazla Almanya’da yaşadım, orada büyüdüm, okudum, çalıştım. Tiyatroya başladığımda uzun yıllar turne tiyatrosunda çeşitli oyunlar sergiledik; başta Almanya olmak üzere, Avrupa’nın hemen hemen her ülkesinde. Çok güzel, çok verimli, çok eğitici ve inanılmaz deneyim dolu yıllar geçirdim. Alman şehir tiyatrolarında ve sonrasında fi lm ve televizyona merak sarmaya başlayınca önce kısa fi lm ve sonrasında televizyonda çalışmalar yaptım.

İNSANLIĞIN KENDİ TARİHİNİ ANLATAN YAPIMLAR HER ZAMAN İLGİ ÇEKMİŞTİR

Diriliş’in meşhur karakteri Titus’la karşımıza çıktınız. Daha öncesinde de dönem dizisinde izledik sizleri. Değerlerimizi, geçmişimizi bize tekrar hatırlatan böylesi tarihi bir dizide yer almak nasıl bir duygu? Diziyi genel olarak nasıl buluyorsunuz?
Son sorunuzla başlayayım. Dizimizi birçok yönüyle çok başarılı buluyorum. Ama diğer sorunuza biraz daha genel bakmak istiyorum izin verirseniz. Hangi ülke, hangi tarih, hangi din, dil olursa olsun bir milletin yani insanlığın kendi tarihini anlatan bir yapım her zaman ilgi çekici, gerekli ve önemlidir. İnsanlık geçmişini bilmeli. Eskileri bilmeli, yaşanmışlıkları bilmeli. Ama burada önemli bir ayrıntı var. Bu bilgi tarihi doğruluklar içinde anlatılmalı, iyisiyle ve kötüsüyle. Hatalarıyla ve doğrularıyla, başarılarıyla ve yenilgileriyle. İnsanlığı tek taraflı, propaganda amaçlı (hangi yön olursa olsun) yönlendirmek için değil, doğru bilgilendirmek için, insanoğlunun isteyince, neler yapabildiklerini hatırlatmak ve cesaretlendirmek veya nelerin tekrarlanmaması gerektiğini göstermek ve uyarmak için anlatılmalı. Başarıları varsa başarılarını, hataları varsa da hatalardan ders çıkarmaları adına. Bu coğrafyada, dünyanın birçok yerinde
yaşanmamış kadar tarih var, yaşanmışlık var, inanılmaz şahsiyetler var. Okuma alışkanlığı olmayan toplumumuza bunlar görsel olarak tanıtılmasını ve sunulmasını iyi buluyorum ve severek oynuyorum.

Dizinin önemli karakterlerinden birini canlandırma sorumluluğunu üstlendiniz. Sizin Titus’la aranız genel olarak nasıldı?
Titus ile aramız çok iyi maşallah. Ben kendisini seviyorum ve çok iyi anlıyorum. Titus, doğruları ve inancı uğruna, gitmesi gereken yoldan sapmadan ilerleyen, çocukluğundan beri inandığı davası uğruna savaşan ve kendi açısından bu hedefl eri uğruna tüm yaptıkları son derece haklı olan güçlü bir karakter.

Türkiye ve Avrupa’ya baktığınızda bilhassa dizi sektörünü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye’de dizi sektörümüz çok ilerledi ve ilerlemeye de devam ediyor. Birçok diziyi ithal eder durumdan, ihraç eder duruma geldik. Çok iyi, kaliteli işler de çıkarıyoruz yıllardır. Ama şöyle bir durum da var; Avrupa’da bu kadar büyük bir dizi tüketimi ve sektörü yok. Buna ihtiyaç da
yok. İnsanların her akşam üç dört saat televizyon karşısında oturup tek bir dizi izleme alışkanlıkları yok. İnsanlar iş sonrası sporlarına, envai çeşit hobilerine zaman ayırıyorlar, tiyatrolara, sinemalara, operalara gidiyorlar, kitap okuyorlar. Tabii dizi süresi, çalışma şartları ve iş güvenliği, ücretler, istikrar, iş garantisi, emekçi hakları gibi kavramları değerlendirme dışı bırakmamız gerekir maalesef.

SANATÇI GÖZLEMCİDİR, TOPLUMUN AYNASIDIR

Uzun yıllardır bu sektörün tozunu yuttunuz… Sanatçıların rol model olması hakkında ne düşünüyorsunuz?
Sanatçı dediğimiz an akan sular durmalı bence. Sanatçı bir toplumun en önemli değerlerinden biridir, aynasıdır. İyi bir gözlemcidir, korkusuzdur, anlatıcıdır, bir konuya veya hassasiyete dikkat çekendir. Bizleri gördüğü gibi, bize kendimizi, gösterir ve anlatır. Sabah evden çıkarken neden aynaya bakarız? Kendimizi dışarıdan görme ihtiyacı hissederiz. Görünce tatmin olur veya eksik olan tarafımızı düzeltir, öyle çıkarız. Ama bu ayna bize sadece dışımızın yansımasını gösterir. Sanatçı ise ürettiği sanat ile bize duvardaki aynanın gösteremediğini, içimizi gösterir. Bu çok önemlidir ve toplumların buna ihtiyacı vardır. Gelişmiş ülkelerde sanatçıya ve sanatına bu yüzden çok değer verilir. Ben sanatçıların, eğer kendilerine engel olunmaz ise, zaten rol model olduklarına inanıyorum. Ama özel hayatıyla rol model olması gerekiyor mu derseniz, buna hayır diyebilirim.

Kıyaslamaya binaen sormak isterim; yapımların mesaj vermesi mi yoksa izleyiciyi eğlendirme ya da vakit geçirmesini sağlaması mı temel amacı?
Mesaj almaya müsait bir toplum var ise her iş bir mesaj verir. Güzel, romantik, insani, duygusal mesajlar dışında politik düşünce ve politik taraf seçme mesajları esas bizi düşündürmesi gerekendir. Bu tür mesajlara ihtiyacı olmayan, özgüveni, ahlaki ve toplumsal değerleri ve eğitim seviyesi yüksek toplumlar zaten göze parmak batırırcasına bir mesaj durumunu kabul etmezler. Sorunuzda temel amacın ne olması gerektiğini soruyorsunuz. Temel ihtiyacın ne olduğuna bağlı bir durumdur bu. İhtiyaç var ise bu ihtiyacı doldurma ihtiyacı ve çalışan da olacaktır her zaman. Her toplumun, her ülkenin, her coğrafyanın bu ihtiyacı birbirinden çok farklı maalesef.

6 YAŞIMDAN BU YANA SPOR YAPIYORUM

Spor da yapıyorsunuz aynı zamanda; sağlıklı beden ve zihnin en önemli gereksinimi. Hayatınıza katkıları neler? Özel olarak ilgilendiğiniz branş var mı?
Çocukluğumdan beri spor hayatımdadır. 6 yaşımda futbola başladım, yüzme, tae-kwon-do, karate, dalgıçlık, sörf, su ve dağ kayağı, koşu, paten gibi aklınıza gelebilecek her tür sporu yapmışlığım var ve iyi derecede anlarım. Burada tabiî ki Avrupa’da büyümüş olmamın etkisi ve yurtdışındaki imkânlar söz konusu. Sporun zihinsel ve bedensel olarak faydaları çok fazla. Psikolojinizi inanılmaz pozitif etkiliyor, stresten arınıyorsunuz. Su ile ilgili her spora da aşırı ilgiliyim.

ÇOCUKLARI KORKUTARAK KONTROLÜ SAĞLAMAK YANLIŞ!

Çok tatlı iki oğlunuz var. Instagram’daki onların scooter, sizin rollerblade kullanırken fotoğrafınız çok güzel! Çocuklarınızla aranız nasıl? Onları yetiştirmedeki doğrularınız neler?

Teşekkür ederim. Evet, o fotoğraf benim de hoşuma gidiyor. Kendi ailem olmasa ne kadar hoş, sevgi dolu, mutlu, sportif, eğlenceli bir aile diye düşünürdüm. Ben anne ve babanın çocuklarıyla arkadaş olmaları gerektiğine inanıyorum. Sınırsız, her şeyi yaşlarına uygun dönemlerde konuşabilmelerini önemli buluyorum. Öyle aşırı saygı durumunu doğru bulmuyorum ve gereksiz olduğunu düşünüyorum. Çocukluğumda kan kardeşim ve kardeşleri babası eve geldiğinde hepsi asker gibi ayağa kalkar
hoş geldin baba derlerdi, ama burada daha çok korkuya dayalı bir saygı hissederdim hep. Korkutarak kontrolü sağlamak çok yanlış bana göre. Ama bütün bunlar saygının ne olduğunu bilmeden büyüyen çocuklar yetiştirdiğimiz anlamına gelmesin. Tam tersi dünyadaki her varlığa, en ufak canlıya, bitkiye, ağaçlara, çevreye, çeşitli insan kültürlerine, büyüğe ve küçüklere ayrı şekilde saygılı ve anlayışlı olmalarını öğretmeye büyük özen
göstermemiz gerekiyor.

Bu röportaj Yeşilay Dergisi Temmuz 2015 sayısında yer almıştır.


Leave a reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *