Doğaya âşık bir isim Serdar Kılıç. Hayata bakışı, insanları, toplumu ve olayları algılayışı o kadar net ki huzur içinde yaşamak için hiçbir engelimizin olmadığını defaatle dile getiriyor. Ayrıca kendisine çok yakışan bir unvana sahip; Modern Evliya Çelebi. Bizler de Serdar Kılıç’la bir araya geldik; doğayı, içe dönüşü, gerçek manada özgürlüğü, Anadolu’yu harika bir sohbetiyle kendisinden dinledik.

Röportaj: Sümeyya Olcay

Fotoğraf: Ferdinaz Koyuncu

Aile büyüklerinizden, bilhassa dedenizden gördüğünüz eğitim ile zaten içinizde olan doğa sevgisi bir anlamda tamamen hayatınız oldu. Bir de bu yaşadıklarınız, kim olduğunuzu dergimizin için dillendirmenizi isteriz.
Geçmişte atalarımızda olduğu gibi benim de asıl eğitimim ebeveynlerimden başladı. Şimdi çocukların eğitimlerine baktığımızda; çocuklarımız maalesef ya bakıcılarından ya gittiği kreşlerden ya da gittiği okulda çevresinde kim varsa onlardan bir şeyler öğrenmeye çalışıyor. Anne, babanın evde çocuklarıyla zaman geçirecek bir süre veya süreçleri yok. Maalesef artık günümüzde evde yemek yapan anneyi bile bulmak zorlaştı. Biz böyle büyümedik. Biz dedesiyle, babaannesiyle, annesiyle, onların anlattığı mitolojik hikâyelerle, efsanelerle, halk kahramanlarıyla, doğal hikâyelerle, doğada yaşanan bir sürü yaşanmışlıklarla ve masallarla büyüdük. Hakikaten babaannem öyle bir masal anlatırdı ki sanki kurt yanınızdaymış gibi hissederdiniz, ürperirdiniz. Adeta sizi hikâyenin içine sokardı. Biz bunlarla, böyle bir kültürle büyüdük ve Allah’a şükür ki böyle bir coğrafyada, dedem gibi bir insanla, onun taşıdığı kültürle yetişebilme imkânı buldum. Dedem Sivas Sarkışlalı. Onlar da Güney Kafkasya’dan göç eden Karapapak Türk boyuna mensuplar ve Osmanlı-Rus harbinde Anadolu’ya göç etmek zorunda kalmışlar. Ben dedemin yanına gidip bir şeyler öğrenmek için her yaz tatilini iple çekerdim. Çünkü ne öğrendiysem ondan öğrendim ve halen dedemden öğrendiğim bilgileri, onun yöntemlerini kullanıyorum.

Toprak, doğa ve insan üçlemesi sizin düsturunuz diyebiliriz. Bu çerçevede doğanın sizdeki manasını öğrenmek isterim…
Doğa benim için her şeyi ifade ediyor. Sonuçta bir Yaradan var, O’na inanıyoruz. Ülkemizin %99’u Müslüman, yüzde biri Müslüman olmasa bile yine de bir yaratıcının var olduğuna inanan bir toplum. Hepimiz O’na inanıyoruz. Toprağı da, bütün canlılara hayat ve su veren hatta Yaradan’ın içine, her bir parçasına koyduğu yaşam enerjisi ve güç kaynağı olan bir canlı olarak görüyorum. Biz onunla temas kurduğumuz sürece hem Yaradan’la hem de kendi iç dünyamızla bağ kurabiliriz. Ondan koptuğumuz sürece insan ilişkilerimiz de bozulur. İnanın bana dağda, kırsalda yaşayan bir insanın ibadeti ile şehirde yaşayan bir insanın ibadeti aynı değil.

O halde biz doğadan uzaklaştığımızda bazı yetilerimizi de fark etmeden kaybetmiş mi oluyoruz?
Kesinlikle kaybediyoruz. Bakın, yüzlerce yıl yaşamış, toprakla yoğrulmuş bir insanlık deneyimi var ve biz bu deneyimi şimdi teknoloji çağında elimizin tersiyle ittik.

Nedir mesela?
Mesela yediğin yemekler, mesela toprağa dokunmak… Âşık Veysel’in toprakla alakalı söylediği birçok söz vardır. Gözü görmeyen bir adam gönlün görebileceğini bize anlatmıştır. Ben diyor toprağı dövdüm, ona kızdım, onu tırmıkla tırmaladım ama o beni yine de güllerle karşıladı. Bu ne demektir? Orada acayip bir betimleme ve toprağa olan bir bağlılık var. Ben yine gideceğim diyor, tenim yine toprağa düşecek, çamura karışacak diyor. Sonra toz olup, yel alıp götürecek diyor. Aslında bu, bir insanın içinin gözle değil gönülle görebileceğinin çok güzel bir örneğidir. Burada zaten toprak ile insan ilişkisini anlatıyor. Filozof arıyorsanız gidip uzaklara bakmayın. Çok zor dönemlerimizde ortaya çıkmış ama insanların çok fazla bilmediği ve değer vermediği Âşık Veysel’in bir sürü yazısı var onların okuması gerekir.

Programlarınızdan takip edebildiğimiz kadarıyla sadece çekim için değil gerçekten yapmak istediğiniz için zorluklarla mücadele ediyorsunuz. Siz de herkes gibi aldığınız eğitimlerle birlikte beyaz yaka mesleği yapabilirdiniz. Ne idi sizi bu kadar doğaya çeken?
Ben hayatım boyunca doğadan hiç kopmadığım için beni bir yere oturtup eli kolu bağlı, sırada ya da masada iş yapan veya eğitim alan bir insan durumuna sokmak zor olacaktı, ben hep öyle düşündüm. Ya da bir kurdu düşünün; kafese kapattığınızda herhalde kafayı yer, çıldırır. Özgürlük kelimesini sevmiyorum ama böyle yaşama sevinci elinden alınmış gibi olur. Zannedersem benim de öyle olurdu. Hayatım boyunca hiç masa başı iş yapmadım. 44 yaşıma geldim, şimdi teknoloji çağında olduğumuz için doğayla iş yapan bir adam konumuna geldim. Çünkü yaptığım işleri çok seviyorum. Hem doğayı seviyorum hem de öğrendiklerimi çocuklarla ve yetişkinlerle paylaşmayı seviyorum. Neden doğadan kopamadım? Çünkü hayatımın hep uzunca bir bölümünde ki hala daha devam ediyor, ayağımın bir tanesi hep toprakta idi. Şimdi de orman içinde bir yerde oturuyorum. Kendime Mudurnu’da bir arazi aldım. Orada atlarım, köpeklerim var ve çok sevdiğim insanlarla beraber yaşıyorum. Tarlam, bahçelerim var, bir şeyler ekip biçiyoruz. Yani bir insan için bundan daha güzel ne olabilir ki?

Zorluklar elbette vardır. Çekimler nasıl gidiyor?
Biz programda kurgu yapmıyoruz. Her şey doğaçlama gelişiyor, doğal yaşanıyor. Ben de zaten o zorluğu yaşayamazsam eğer onu size aktaramam. Çünkü ben bir şeyi programa bağlı, ezbere bir şekilde kimseye anlatamıyorum. İçimden geldiği gibi duygularımla söylüyorum. Yani her şey içten, duygularla gelecek. Duygulardan çıkması için de o şeyleri yaşamam gerekiyor. Böylelikle de sizlere yaşadığım şeyleri anlatıyorum.

Tüm bu hayatınız aslında “sağlıklı yaşam” başlığının bir açıklaması. Yeşilay olarak bizler de bağımlılıklardan uzak durulmasının ancak spor, sanat, kültürel faaliyetlerle, okumayla, öğrenmeyle kısacası yaşamayı seçmeyle olacağını savunmaktayız ve bu şekilde hareket etmekteyiz. Öncelikle siz dünyanızda bağımlılığı nasıl tanımlarsınız? Belki de en güzel siz tanımlarsınız…

Şimdi bağımlılığın teknik bir açıklaması var. Vücudumuzun fizyolojik olarak salgılarıyla ve hormonlarıyla bir maddeye aşırı bir şekilde bağlanmasına teknik olarak bağımlılık diyebiliriz. Bir diğer anlamını da şu şekilde açıklamak istiyorum; bağımlılık durumu aslında insanın zayıflığıdır, acizliğidir. İnsan kolaya çabuk adapte olan bir yapıya sahiptir. İnsan kolayı yapmaya endekslidir. Önüne hazırı verirseniz hazırı yemeye başlar. Hâlbuki geçmişimize baktığımızda zorluklarla geçirilen hayatları görürüz. Dervişlere bakın; ayrılırken birbirlerine Allah derdini eksik etmesin derler. Bu nasıl bir söz değil mi? Derdi olmayanın işi de olmaz. Bir derdin olacak ki çaba gösterip çözüm üretesin. Adam aylarca at sırtında sefere gidiyor, medeniyetin yükünü taşıyor, şimdi gelin o atın üstündeki metanetli insanı düşünün. Mesele oradan oraya gitmek, sırtına eşya yüklemek, malzemeyi gidip satmak değil. O adamın toprakla, doğayla, kendisiyle, zorluklarla teması var. Mücadelesi var, şair ruhu var. Yazdığı şiirlere bakın, söylediği türküleri düşünün, hep bunları görürsünüz.

O zaman biz rahatız ve bu yüzden rahatlığa kaçıyoruz…
Kesinlikle. İnsan rahat olmamalıdır. İnsan zevk ve rahata alıştı mı inanın bana tembellik de bunun ardından gelir, bağımlılıklar da buradan çıkar. Güzele, zora bağımlı olun. Ben ömrüm boyunca ne sigara kullandım ne de alkol. Anlattığım gibi zorluklarla mücadele edince ve doğayla iç içe olunca hiçbir maddeye ihtiyaç duymazsınız.

Programınızda ve dahi tüm programlarda ekrana bağlı bir neslin yetişmesinden duyduğunuz endişeyi dile getiriyorsunuz. Sizin de bir oğlunuz var. Teknoloji çağındayız ama topraktan, doğadan uzak yaşayan bir nesil için daha fazla ne yapabiliriz?
Çocuklar şimdi ekranla oynuyor, akranlarıyla değil. Bizim zamanımızda biz akranlarımızla oynuyorduk. Oğlum Tibet de evde ya da okula gidip gelirken serviste Ipad’i ile oynuyor, telefonla bir yerlerden oyunlar buluyor. Oyunlardan kendini alamıyor çünkü oyunların çekiciliği ve cazibesi var. Çocuk oyunun içinde hayal gücü de buluyor, hayal kuruyor. Ben ‘hadi Tibet, ormana gidiyorum, sen de gel’ desem gelmiyor. Söyleme yöntemi de var tabi. Tibet bak oğlum diyorum; ‘gidip seninle ağaçlardan kuru dallar toplayacağız, yerden çalı çırpı toplayacağız, onlarla ateş yakacağız sonra güzel bir düzenek kurup, çaydanlık asıp içine su koyacağız ve sonra topladığımız bitkilerle sana kekik çayı yapacağım’ diyorum. Hemen antenler dikiliyor ve geliyor. Ormana gittiğimiz zaman da bu sefer eve getiremiyorum. Yani bir çocuğu oraya götürmek için ilgisini çekme, betimle ve anlatma çok önemlidir. Sizler de yaşayın. Siz eğer inanmıyorsanız o da zaten inanmaz.

Ebeveynlerin de yanlış tutumları mevcut bu noktada diyebilir miyiz?
Çocukla beraber diz çökün, bir metrekarenin içindeki canlıları incelemeye çalışın, bakın çocuğun ne kadar hoşuna gidecek. Mesela Tibet’in okulunda onlara boş bir zamanda film izlettirmişler. Bu durum birkaç defa daha tekrarlandı. Ben de gittim okula; kocaman bahçeniz var, neden dışarıya bir tahta parçası koymuyorsunuz, o tahta parçasının altını bir gün sonra, iki gün sonra veya bir hafta sonra öğrencilerinize incelettirmiyorsunuz diye sordum. Hangi canlıların o tahta parçasında mesken tuttuğunu gösterebilirsiniz, çocuklar hem nemin ne olduğunu öğrenmiş olurlar, hem nemin altında hangi canlıların hayat kurduğunu isim olarak öğrenirler ve onlara dokunurlar dedim. Bunlar aslında çok kolay şeyler. Bana anne, babalar istemez ki böyle bir şeyi diyorlar. Ama ben istiyorum diyorum. Çocuklara doğayı öğretmek ve sevdirmek için o kadar basit ve kolay yapılabilecek şeyler var ki… Bunlar zaten geçmişte günlük hayatımızın içindeydi.

Siz bir de Modern Evliya Çelebi unvanına sahipsiniz…
Bu ödül bana Büyükçekmece Belediyesi tarafından verildi. Bin dört yüz sene önce yaşayan Evliya Çelebi at sırtında geziyordu. Beni de Evliya Çelebi gibi ama bu zamanda yaşayan, halkın içine girip onların yaşantısını, kültürünü anlatabilen bir gezgin olarak gördüler. Keşke diyorum, ben de o dönemde yaşayıp at sırtında gezseydim. Ama şimdi bir projem var; Evliya Çelebi’nin gittiği yolları şimdi at sırtında gidip aradaki farkı büyük bir doküman haline getirmek istiyorum. Bu insanlık için çok önemli bir proje ve bunu yapacağım.

Bir kaç defa tekrarladınız; özgürlük kelimesini kullanmıyorum dediniz. Nedenini öğrenebilir miyim?
Çünkü özgürlük kelimesi artık ulu orta herkesin kullandığı bir kelime oldu. ‘Ben özgür olmak istiyorum’ diye kullanıyorlar bu kelimeyi. Yani artık çok siyasi bir amaç taşır oldu bu kelime. Biz özgür değil miyiz yani? Ne demek ki şimdi bu, neye, kime göre özgürlük? Benim özgürlüğümü kim kısıtlıyor ki? İstediğim her şeyi o kadar kolay ve rahatlıkla yapabileceğim bir ülke de yaşıyorum ki hayır diyenlere çok kızıyorum. Ben zaten kötü niyetli bir adam değilim. Kimseyi gidip de silahla gasp etmiyorum, silah zoruyla bir şeyler yaptırmıyorum. Dağlara gitmek istediğimde dağlara çıkabiliyorum, bir köye gitmek istediğimde istediğim köye gidebiliyorum, istediğim gibi art niyetsiz bir şekilde insanlarla tanışabiliyorum. Yemek yemek istediğim zaman verdiğimin karşılığı olarak rahat bir biçim de hizmet alabiliyorum. Sesimi istediğim kadar çıkarabiliyorum, asi bir kişiliğim de yok, isyan da etmiyorum. Öteki türlü bakıldığında birileri zorla dikte edilerek yetiştirildiğini, düşüncelerinin kısıtlandığını ima ediyor ama ben öyle yetiştirilmedim, böyle bir şeyin de var olduğunu sanmıyorum.

Bağımlılıklar hususunda da bilhassa gençlerin ‘özgürlüğümüzü kısıtlıyorsunuz’ gibi yanlış bir algılayışı var bu noktada maalesef…
Ben de o yüzden bu kelimeyi itici buluyorum. Özgürlük, haksızlık gibi şeyler çağımızın saçma sapan kelimeleri olarak geliyor bana. Benim çocukluk zamanımda haksızlık veya sıkılganlık gibi bir kelime yoktu. Şimdi bir okula gidiyorsun, çocukların hepsi sıkılıyorum diyor. Neden sıkılıyorlar, çünkü günlük yaşamlarının içi dolu değil. Okulda çocuğun istemediği şeyler beynine yükleniyor. Okulda öğrendiğim şeyleri ben şimdi günlük yaşantıda nerede kullanıyorum ki?

Gençlerin gelişimi ve sosyal sorumluluk sahibi olmaları için ne tür tavsiyelerde bulunursunuz?
Sosyal sorumluluk demek sosyal olmayı gerektiren bir durumdur. Oturup, dinleyerek değil yaşayarak, halkı, insanları gezip görerek kazanılacak bir duygudur. Ancak böyle yaparak sosyal sorumluluk bilincine ulaşabilirsiniz. Avrupa’yı, Amerika’yı gezmekle de sosyal olamazsın. Öyle arkadaşlarım var ki Yozgat’tan öte tarafa geçmemiş ama sorsanız Anadolu’yu biliyorum derler. Kitaplardan okuyarak Anadolu öğrenilmez. Biz ancak insan içinde yaşayarak, yabancı eli değmemiş kırsalı gidip görerek, o insanların mertliğini, dürüstlüğünü, merhametli oluşlarını ve hayata bakışlarını görerek Anadolu’yu öğrenebiliriz. Sonra neyin sosyalliğinde proje üreteceksen üretirsin. Sözüm ona bir sürü sosyal sorumluluk projeleri adı altında faaliyetler düzenleyen dernekler var ama içi dolu değil. Ben her daim doğaya giderim ama orada bir tek doğasever veya hayvan sever bir insana rastlamadım.

Gençlerin bu konuda dikkat etmesi gerekenler neler? Nasıl bir yol izlemeliler?
Gençlere şimdi bir örnek vereceğim, o örnekten yola çıksınlar. Her ne kadar şimdi moda olsa da ben para vererek tatil yapan veya bir otele gidip para vererek karşılığında hizmet almayı seven birisi değilim. Gençliğimde bir gün sırt çantamı alıp bir köye gitmiştim. Rize’de Kaçkar Dağlarında bir yaylaya çıkmıştım ve orada bir evin kapısını çalmıştım. Yaşlı bir çift açtı kapıyı, yaşlı amca buyur evlat, sen kimsin dedi, ben de kendimi anlattım, sizin bu yaşantınıza çok özeniyorum ve burada zaman geçirmek istiyorum, beni evinizde misafir eder misiniz dedim. Peki dediler, beni evlerine aldılar ve ben on gün onların evinde kaldım. Onların yediğini yedim, içtiğini içtim, kültürlerini öğrendim. İnanır mısınız, sabahın seher vaktinde kalkıp akşam gün batımına kadar durmadan çalışırdık. Fiziksel işlerinde onlara yardım ettim, gerektiğinde balık tutmaya gittik, tavuklarını yemledim, oradayken hem yemek kültürlerini hem de yaşama kültürlerini öğrendim. Beni de kendi çocukları gibi çok sevdiler. Düşünün yani onlar bir odada uyuyordu, ben de ayrı bir tarafta muhteşem bir manzara eşliğinde uyuyordum. Ayrılırken gözlerimiz dolu dolu ayrıldık ve her sene onları ziyarete gittim. İnanın bana bir insana parayla bu işleri, yaşama tarzını ve kültürü öğretemezsiniz. Para vermedim üstelik de para vererek gittiğiniz, hizmet aldığınız otellerde kimse size böyle bir ilgi ve alaka göstermez. O yaşlı çiftin yanında hem maddi hem de manevi anlamda kendimi yetiştirdim. Şimdi ikisi de hayatta değiller ama yıllarca o çiftle arkadaş oldum.

Bu röportaj Yeşilay Dergisi Eylül 2013 sayısında yer almıştır.

Leave a reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *