Muhibbi, Avni, Selimi şiirleri bestesinden geçmiş bir isimdir Uğur Işılak. Makam-ı Sultan albümüyle de dinleyicilere neşretmiş bunu keyifli melodilerle. Bizler de Anadolu kültür ve değerlerine verdiği hassasiyetiyle öne çıkmış modern halk ozanı Uğur Işılak ile sanat hayatı ve albümleri üzerine keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

Röportaj: Sümeyya Olcay

Fotoğraf: Zeynep Demirkıran

Besteleriniz, gelenek ve kültüre verdiğiniz değer sizin bir Anadolu çocuğu olduğunuzu gösteriyor. Halen de öylesiniz fakat Almanya’da doğdunuz, büyüdünüz. Ailenizi Almanya’ya götüren süreç ne idi?

İşçi ailesi olarak gitti ailem Almanya’ya. Orada dünyaya geldim. Bu süreç 1960’lı yılların sonunda başladı. Niyet, amaç belli bir birikim yaptıktan sonra dönmekti. Fakat gidenler işin öyle olmadığını gördü. Birçoğu kredilere girdi, borçlandı derken uzun bir süre kalmaları icap etti o kişilerin. Derken orada farklı bir kültür oluşumu da gerçekleşmiş oldu. Yani bir Batı Avrupa Türk kültürü neşvünema oldu Avrupa topraklarında. Eskiden bir Batı Avrupa Türklüğü denen bir şey yoktu. Bu tanımı, bu olguyu ilk gerçekleştirenler buradan 1960’lı yılların sonunda giden Türkler oldu. Ardından ikinci nesil, üçüncü nesil derken şu anda nasıl Balkan Türklerinden, Orta Asya Türklerinden bahsediyorsak, Avrupa’da da bir Batı Avrupa Türklüğü meydana gelmiş oldu. Ben 20 yaşına kadar orada kaldım. Ondan sonra kültürümüzün, benliğimizin ve geleneğimizin merkezi olan beldeye, diyara koşup geldim. Anadolu’ya geldim. Yaklaşık 20 yıldır buradayım ve hayatımdan memnunum ve bu kültürden hemhal olmuş, bu kültürle haşir neşir olmuş birisi olarak da yapmış olduğum çalışmalara kaynak teşkil etmesi bakımından bu diyarları çok seviyorum ve çok önemsiyorum.

Anadolu değerlerine bu kadar bağlı olmanızın da gurbetçi bir aile olmanızdan kaynaklandığını söyleyebilir miyiz?

Onun da bir sebebi olabilir ama Türkiye’de yaşayıp vatanını, devletini, milletini aşırı derecede seven yok mudur? Bu biraz maya meselesi. Aileme baktığımda milli duyguları tavan olan insanlar olduğunu görmüşümdür hep. Dolayısıyla öyle bir ortamda yetiştik. Bize de bu manada duygular sirayet etmiş oldu. Biz de aynı çizgide fakat farklı bir metotla bu duyguyu devam ettirdik.

12 yaşından itibaren Avrupa’da konser vermeye başlamışsınız. Ailenizin katkısı olmuştur muhakkak…

Abimin bağlama öğretmesi konusunda katkısı oldu. Bana ilk bağlama öğreten abimdi çünkü. Dolayısıyla bağlamayla, türkü tınısıyla büyüdük. Kendi kabiliyetinizi de bu vesileyle keşfetmiş oluyorsunuz. O kabiliyetle birilikte sahneye çıkma arzusu olduğu için değil de beni teşvik ettikleri için 12-13 yaşlarında sahnede oldum.

Üniversite sonrasında mı başladınız profesyonel olarak müzik hayatına?

17-18 yaşlarında başlamıştım profesyonel olarak müzik yapımına. Stüdyolarda bağlama çalıyordum. Yani stüdyo ortamına benim girdiğimi yaş onyedili yaşlardır.

Modern halk ozanı.. Yakışıyor bu size.. Belki de ülkemizde bu noktada bu unvanı hak eden nadir isimlerden birisinizdir… Bu bağlamda ozanlığın sizdeki manasını öğrenmek isterim..

Ozanlık aslında bugünün Dede Korkutu olmaktır. Yani ozan dediğiniz insan biraz bilge olur. Kendi kültürünü bilir. Tarihinde söylenmiş halk edebiyatı adına varsa haberdar olur. Onlarla pişmiş, yoğrulmuş olur. Ve bütün bunlarla beraber çok iyi gözlemci olur. Gözlemlerini de çok iyi şekilde söze yansıtır, şiire yansıtır, besteye güfteye yansıtır, bağlamaya, kopuza yansıtır. Bir ozan tarihe baktığınızda her zaman eşittir, bilge insan olarak anılmıştır. Tamam, kopuz çalmış, söylemiş, söyledikleriyle de yol göstermiştir fakat aynı zamanda fikir noktasında da hep danışılan insan olmuştur ozan. Bilge kişilik olmuştur. Biz ozanlığın bu tarafını biraz kaybetmişiz. Sadece kahve köşelerinde, masa üstüne çıkıp türkü çığıran veyahut atışan, taşlama yapan kişilere ozan demişiz. Ozanlık o kadar basit bir şey değil. Tabi her insana göre ozanlık tanımı, algılayışı değişebilir ama benim tanımıma göre bir defa ozan bu ülkenin milli değerlerine saygı duyacak. Bu coğrafyanın değerlerinden kopuk yaşayan bir adamın ozan olma imkânı yok. Çünkü ozan bir kültürel değerdir. Şimdi bakıyorsunuz; bu ülkenin değerlerine, maneviyatına, milli değerleriyle hiç alakası olmayan adamlar ozan yakıştırması yapılmış. Böyle saçma bir şey olur mu? Sen hem ülkenin değerlerine hakaret edeceksin hem sırtını döneceksin hem de ben ozanım diyeceksin. Öyle bir şey yok. Bir defa bu milletin maneviyatıyla, milliyetiyle, değerleriyle barışık olacak ozan dediğin adam. Barışık olmayandan ozan olmaz. O başka bir şey. Onun adını onlar koysun ben bilmiyorum. Ama ozan dediğiniz zaman bu değerlere muhakkak sahip çıkan kişi olmalı. Bu sebeple ozanlık tanımını hak edebilmek için bir defa ülkemizde var olan, coğrafyamızda var olan değerlerden kopuk yaşamamak birinci önceliktir.

Yarabbi, beni halkın hüsnü zannı gibi eyle.

İnanç ve değerlere sahip çıkarak ve bunları yaşayarak, gösterişten uzak sahnede olan, tanınan çok fazla isim yoktur. Bunu başarmak da zordur. Bunu nasıl sağlıyorsunuz? Sonuçta hayran kitlesinden alınan teveccühler insanın nefsini okşar.

Marifet iltifata tabidir derler. Bu önemli bir söz. Aynı zamanda İbni Sina sanat takdir edilmediği yerden göç eder diyor. Şimdi eğer icra ettiğimiz sanat gerçekten sizin değer verdiğiniz, kıymet verdiğiniz insanlar tarafından takdir edilmiyorsa o sanat bu coğrafyada çok durmaz; göç eder. Sonuç itibariyle beyin göçleri de bu yüzden olmuş. Şu anda Avrupa’ya, Amerika’ya bir sürü beyin göçü vermişiz. Sadece sanat alanında değil tıpta, teknolojide, edebiyatta göçler vermişiz. Neden? Takdir edilmediği için. Sanat da böyle. Sanatta iltifat önemlidir sonuçta. Ama bu iltifatlarda şuna dikkat etmek lazım; gelen iltifat ‘vay be ben neymişim’ dedirtiyorsa size, bu tehlikeli. Ama gelen iltifat sizi eziyorsa, siz de bu iltifat sonucunda şunu diyebiliyorsanız; ‘Yarabbi böyle değilim ama beni inşallah bu iltifatlar gibi et. Bu kişilerin hüsnü zannını boşa çıkarma, beni onların hüsnü zannı gibi eyle’ diye temennide bulunur, iltifatları dua şeklinde Allah’a havale ederseniz; bu sizin için ciddi bir kazanım olur. Ben de biraz iltifatları böyle değerlendiriyorum. Dua niteliğinde Allah’a havale ediyorum. İnşallah dönüşü de oluyordur.

Peki, tasavvufla aranız nasıl? Dedenizin de çok iyi bir mutasavvıf olduğu söylenmektedir…

Evet, dedem de mutasavvıf biri idi. Bizim ailemizde çoktur. Hani bahsettim ya ozan kişinin değerleriyle paralellik arz etmesi gerekir diye. Tasavvuf halk edebiyatının temelini oluşturur. Yani tasavvuf kültürü olmayan bir insanın halk edebiyatında da kültürü yoktur. Çünkü halk edebiyatı o kadar geniş bir edebiyat ki hiçbir şiir gösteremezsiniz ki halk edebiyatında, sözlü edebiyatta bugüne kadar yazılmış olup içinde tasavvuf olmasın. Böyle bir şiir yok. İçinde muhakkak tasavvufu öğen kalıplar, beyitler vardır. Yine tasavvuf kültüründen kaynaklı olan binlerce deyim vardır. Bu yönüyle tasavvuf bizim halk edebiyatımızın aslında menşeini oluşturuyor. Yani onsuz bir halk edebiyatı gerçekten tüyü yolunmuş bir kuşa gibidir. Ozansanız eğer, şiirlerle uğraşıyorsanız mutlaka tasavvufla ilginizin, bağınızın olması gerekir. Bu bağ da iki türlü olur. Bir; bilgi birikimiyle tasavvuf kültürünü araştırmışsınızdır, tasavvuf kavramlarını öğrenmişsinizdir, kaba bir tabirle bu işin jargonunu bilmişsinizdir; dolayısıyla tasavvuf literatürüne vakıf olursunuz veyahut o literatürü yaşarsınız. Bu şekilde iki unsur var, bendeki gizli kalsın.

Padişahların şiirlerini besteleyerek müziksever insanların istifadesine sunduk.

Necip Fazıl Kısakürek’in şiirlerinden oluşan Üstad albümünüzden sonra muhteşem bir albüm daha çıkardınız… Makam-ı Sultan! Bu albümden bahsedebilir misiniz?

Üstad projesinden sonra öyle bir proje yapmak lazımdı ki çıta olarak onun üzerinde olsun, altında ezilmesin Üstad albümünün. Gerçekten de Makam-ı Sultan, Üstad albümünün üzerinde bir çalışma oldu. Çünkü Osmanlı padişahlarından bahsediyoruz. Osmanlı padişahları dendiği zaman akarsular durur. Onları herhangi bir yazarla, herhangi bir şairle ölçmek gibi bir münasebetsizliğe girmemek lazım. Dolayısıyla Üstad albümünden sonra daha kıdemli bir şey yapmak gerektiğini düşündüm. Yıllardır zaten Osmanlı padişahlarını şiirlerini kısmen de olsa gören, tarayan, onlarla ilgili şerhler okuyan bir insanım. Bugüne kadar böyle bir çalışma yapıldı mı diye düşündüğümüzde baktık;  bir tane örnek yok. O zaman padişah şiirlerini besteleyerek padişah şiirlerini okumayan ama müzik seven insanların en azından istifadelerine sunalım dedik.  Her ne kadar tutup, bangır bangır bağırsak da televizyonda desek ki, şu şu padişahların divanı var açıp okuyabilirsiniz diye kimse alıp o divanı okumaz, okusa da zaten çok fazla bir şey anlayamaz dil bakımında bundan beş yüz sene evvel yazılmış şiirleri. Dolayısıyla kişinin bu divanları, alması kütüphanesine koyması bir şey ifade etmiyor. Ona anlaması manasına gelmiyor. Onu deşifre etmesi ya da o sözün keskinliğini idrak etmesi manasına gelmiyor. Bizler de bunu kolaylaştıralım dedik. Bu işin en kolay, en pratik formülü besteleyerek müzikle servis etmek.  Bunları besteyle servis etmek. Ve besteyle servis ederken de bir şeye dikkat ettik. Bunları tamamen beş yüz yıl öncesi dille bestelemek yerine bugünün algısına hitap etmek kaydıyla tamamen değil; kısmen sadeleştirme yoluna gittik.  Örneğin; Osmanlıcada bir hususi kelimeler olan kelimeler, kavramlar vardır sadece divan edebiyatıyla ilgili olan insanların kullandığı kavramlardır bunlar; bir de yine Osmanlıca’da umumi kavramlar var. Halkın da kullandığı kavramlar. Biz bazı hususi kavramları umumi kavramlarla değiştirdik ama değiştirdiğimiz kavramlar da yine Osmanlıca. Ama Türk halkının da bildiği Osmanlıca kelimeler bunlar. Çok fazla dokunmadan, öze halel getirmeden bir sadeleştirme yaptık. Osmanlı padişahlarının şiirleri de bu vesileyle 3-5 tane de olsa yakından hissedilmiş olsun, tadılmış olsun dedik. Öyle de oldu inşallah.

Peki, padişahların onların yaşadığı aşk, bağlılık nasıl yansımış şiirlerine?

Benim incelediğim şiirlerde şiirlerin birçoğu aşk şiiri. Yani padişahlar her ne kadar yıllarını at sırtında geçirseler de, hayatları muharebelerde geçse de; şiirleri de sanki muharebeler üzerine olacakmış gibi düşünüyor insan. Ama hiç de öyle değil. Kılıç üzerine, muharebe üzerine, savaş üstüne, galibiyet üstüne hiçbir şey yazmamışlar. Genelde aşk temasını işlemişler. Bu yönüyle de padişahların ne kadar duygu adamı olduğu görüyoruz.

Bu röportaj Yeşilay Dergisi Nisan 2013 sayısında yer almıştır.

Leave a reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *