“ÖĞRENCİLERİME HEP ŞUNU SÖYLERİM; BİZ SADECE SAHNEDE GÖZÜKMEK İÇİN BİRAZ YÜKSEĞE ÇIKIYORUZ, SİZ KENDİNİZİ SAKIN YÜKSEK HİSSETMEYİN.”

Bir sanat eserinin o sanat eserinden haz duyanlarla birebir birleştiği tek sanat tiyatrodur diyen bir oyuncu Ulvi Alacakaptan. Tiyatro benim hayatım diyerek yaklaşık 43 senedir oyunculuk, yönetmen yardımcılığı vedramaturgluk yapan Ulvi Alacakaptan ile tiyatro hayatına dair her şeyi konuştuk…

Röportaj: Sümeyya Olcay
Fotoğraf: Rabia Koyuncu 

1949 doğumlusunuz. İlk olarak 2. sınıfta bir skece çıkıyorsunuz. Daha sonra tiyatro hayatınız başlıyor…

Evet. İlk 2.sınıfta bir skeçte oynadım. 1960 yılında ise İstanbul Radyosu’nun sınavlarına girdim. O zamanlar bu radyo çok meşhurdu. Zaten bir tane radyo kanalı vardı. Bu sınavı kazandım ama babam beni göndermek istemedi, İngilizce kursuna gitmemi istiyordu. Ama bu radyonun çocuk bölümünde 1967’ye kadar çalıştım.

Ulvi Alacakaptan nasıl bir ailede doğdu?

Benim annem babam doktor. Biz 3 kardeşiz ve anne babamın doktor olmasından dolayı hiçbirimiz doktor olmadık. Çünkü çok meşakkatli bir işti ve ikisi de aynı zamanda ihtisas yapıyorlardı. Ben daha çok babaannemin yanında büyüdüm. Ben 13 yaşında iken vefat etti. Babamla annem ihtisastı, hastaneydi derken ilgilenemediler bizimle. Babaannem de beni çok severdi, bir de torun olarak babaannemin ilk göz ağrısıydım. Hayatta olumlu neyim varsa babaanneme borçluyum. Bana kitap okuma zevkini, tiyatrocu olmamı, sinemaya olan merakımı hep babaannem aşıladı. Dedem savcı idi. Babaannem ise okumamış biriydi. Belki de dedeme yetişmek için babaannem çok kitap okurdu. Ben de onun kütüphanesindeki tüm kitapları okudum. Haftada en az iki defa sinemaya, bir defa da tiyatroya giderdik.  Gitmezsek eğer babaannem yataklara düşerdi.

Bir yandan tiyatro eğitimi alırken diğer yandan işletme bitiriyorsunuz. Bu sizin tercihiniz miydi?

Muammer Karaca babaannemin öz kardeşiydi. Kendisi çok ünlü bir tiyatrocuydu. Halen Beyoğlu’nda bir tiyatrosu var. Ben de haliyle 5 yaşından beri kulislerde büyüdüm. Dayımın da avantajıyla bütün tiyatronun duayenlerini tanıdım, onlar da beni tanıdılar. Derslerim pek iyi değildi. Buluğ çağında iken babam ‘ya adam olacaksın, ya da dayın seni tiyatro yapacak’ demişti. Çok kızmış, çok öfkelenmiştim babamın bu sözüne. Babam belki isteyerek, belki de istemeyerek beni bu sözüyle tiyatroya itti. Tiyatrocu olmaya karar verdiğim anda Muammer Karaca’ya gitmedim. Dostlar Tiyatrosu’nun sınavlarına girdim. Sınavı kazandıktan sonra sıkı bir eğitim gördüm ve orada tiyatroculuğa başladım. Tabi bu arada İşletme’ye de devam ediyordum. Açıkçası İşletme’yi askerliği subay olarak yapmak için okumuştum. Ama bir yandan da okuduğum bu disiplini sevdim ve de ekonomi ve felsefe derslerine de meraklıydım, ikisi bir arada çok da iyi gitti.

Tiyatro hayatınız nasıl başladı?

1969 senesinde dostlar tiyatrosunun açtığı sınava girmiştim. 350 kişi girdik önce. Daha sonra 60 kişiye düştük. Bir sahne sınavı vardı, onu geçtikten sonra beni bir sorgu odasına aldılar. Çünkü bu tiyatro belli bir ideolojiye sahip bir tiyatroydu. Orada iki yıl eğitim gördüm. Birinci yılında profesyonel oldum. Girişi de sayarsanız 43 senedir profesyonel oyunculuk yapıyorum.

Profesyonel oyunculuğa hangi oyunla başladınız?

İlk profesyonel oyunum Soruşturma idi. Peter Weiss’ın Toplama Kampları ile ilgili bir mahkeme oyunuydu.

Tiyatroculuk hayatınızda pek çok ünlü oyuncu ile aynı sahneyi paylaştınız. Mesela Adile Naşit, Barış Manço Türk toplumunun yüreğinde yer etmiş isimler. Bu kişilerle aynı sahneyi paylaşmak nasıl bir duygu?

Dünyanın en güzel şeyi. Geçenlerde Şemsi İnkaya ile de bunu konuşuyorduk. Ben tiyatronun teorik eğitimini alıyordum. Ama bu eğitimden çok beni asıl tiyatrocu yapan bu isimlerle beraber olmamdı. O zaman Türkiye’de tiyatronun en popüler olduğu zamandı. Bir taraftan Arena tiyatrosu, bir taraftan başka bir tiyatro oynuyordu. Bir yerde Haldun Dormen, diğer tarafta Münir Özkul kendi grubu ile oynuyor, bir tarafta da Adile Naşit Muammer Karaca tiyatrosunda oynuyordu. Ben de tabi bunlara imreniyordum. Muammer dayımdan ötürü ben Adile Naşit’in, Ali Sururi, Alev Sururi, Toto Karacan’nın kucağında, kulislerde büyüdüm. Dayım erişilmez biriydi bizim için. Şu Türk filmlerinin çoğunun çekildiği o merdivenli, merdivenin altında mavi üstüne kabartma kuşların olduğu villa dayıma aitti. Ben hayran hayran bakardım ve tiyatrocu olma konusunda çok hırslanırdım. Dostlar Tiyatrosu’nda çok şey öğrendim. Tiyatronun keyif vermesinin yanında ne kadar mesaj yüklü olması gereken, insanlara bir şey anlatması gereken bir eylem olduğunu öğrendik. Bizim kursumuzda profesyonel oyuncu olmak yasaktı. Ancak kurs bittikten sonra veya kendi tiyatronuzu geçtiğiniz zaman profesyonel olabilirdiniz.

Tiyatro eğitiminizde hem teorik hem pratik eğitim alıyordunuz. Tiyatro eğitiminde olması gereken yöntem bu mu?

Benim avantajım vardı, eğitimimin yanında ünlü oyuncularla beraber olabilme şansım vardı ve bu benim bundan sonraki hayatımı da belirledi. Ben tiyatro eğitimi çok verdim, halende veriyorum. Eğitim içinde üretim, üretim içinde eğitim bence en iyi metoddur. Çünkü dünyanın neresinde olursa olsun tiyatrocu olmak isteyen insanlar çok fazla teori öğrenmek istemezler. Hemen sahneye çıkmak isterler. Ama hemen de sahneye çıkılmaz. Önce bir eğitim sürecinden geçirilir, sahneye çıkarılır ve sahnede bir problem olursa o zaman çok daha fazla teoriye dönük eğitim verilir.

Birçok dizi ve sinema oyunculuğu yaptınız. Bu oyunculuğunuzu tiyatro oyunculuğunuz ile kıyasladığınızda ne gibi farklar ortaya çıkıyor ve de hangisi size daha çok lezzet veriyor?

Haluk Bilginer’in güzel bir sözü var. Diyor ki: “Dizilerde herkes oynar, sinemada bazıları oynar. Er meydanı tiyatrodur, orada herkes oynayamaz.” Çok güzel açıklamış. Tabi herkes oyuncu ama asıl oyunculuk sahnededir. Çünkü canlıdır, hemen cevabınızı alabiliyorsunuz ve durumunuzu hemen değiştirebiliyorsunuz. Bu çok önemlidir,  ne dizi ne film montajı yapıldıktan sonra değiştirilebilir ama tiyatro değiştirilebilirdir.

Peki, size göre tiyatro nedir?

Tiyatro benim tüm hayatımdır. Tiyatronun pek çok tabiri var ama benim için tiyatro alıcı ile vericinin aslında iki tarafta yok tiyatroda, seyirci ile beraber yapılması demektir. Bir sanat eserinin o sanat eserinden haz duyanların birebir birleştiği tek sanat budur. Başka hiçbir sanatta aynı mekânı, aynı zaman parçasına taşıyamazsınız. Tiyatro biriciktir ve 500 kere oynadığınız oyunu 501.defa başka bir şekilde oynarsınız. Çünkü bu sefer karşınızda başka bir seyirci vardır.  Seyirci oyunu o kadar değiştirir ki tonlamanız değişir, seyirciye bakarak sonunu bile değiştirebilirsiniz.

O zaman bir tiyatroda seyircinin tiyatronun gidişatındaki rolü çok büyük diyebiliriz…

Evet. Tiyatro da seyirciye göre çok şey değişebilir. Mesela vurgulama. Vurguladığınız yerlerde önemli değişiklikler meydana gelir. Ben öğrencilerime bu örneği çok veririm: ‘Dün uzak yoldan geldim’. Bu cümleyi kelime vurgulayabilirsiniz. Seyirci alkışlasa da alkışlamasa da, sahneye bir laf atmasa bile, şimdilerde interaktif oyun diye pespaye bir terim çıktı, tüm oyunlar interaktiftir, seyirci nefesi ile elektriği ile kıpırdaması ile sizi yönlendirebilir, tonlamanızı, oyun biçiminizi değiştirir. Bu çok tehlikelidir. Seyirciye kulak asacaksınız ama fazla kulak vermeyeceksiniz. Sizi yanlışa sürükleyebilir, çoğu zaman alkışıyla bile sizi yoldan çıkarabilir. Bunu sadece tiyatroculara yapmazlar, liderlere, kanaat önderlerine bile yaparlar. Siz toplumdan birazcık yukarı çıktığınız zaman tehlikedesiniz. Toplum sizi alkışlaya alkışlaya yoldan çıkarır, nefsinizi azdırır. Ben oyuncularıma hep söylerim; biz sadece sahnede gözükmek için biraz yükseğe çıkıyoruz, siz kendinizi sakın yüksek hissetmeyin. Tiyatro onun için insani bir şeydir. Sanal bir dünya var, herkes görüntü müptelası oldu. Sanıyorlar ki cep telefonu ile bilgisayar ile televizyon ile birbirleriyle hep iletişim içerisindeler. Ben bunu yazılarımda da çok belirtirim. Bunlar aslında iletişimsizlik vasıtalarıdır. Asıl iletişim yüz yüze olandır. İnsanların sohbete ihtiyacı var, canlı kanlı ilişkilere ihtiyacı var. Tiyatro da bu eksiği kapatıyor işte. Bir gece oynanan oyunun başka bir gece tekrarı yoktur, ertesi gece oynansa aynı şey değildir.

Seyircilerden olumlu olumsuz tepkiler geldiğini hissetliğiniz de nasıl davranırsınız?

Bizde iki tip oyuncu vardır. Bazıları bu gibi durumlarda ‘aman’ derler, biz bunu ‘motora takmak’ olarak tabir ederiz, söyler geçerler. Ben son dakikaya kadar uğraşırım. Diğer kişi seyirci için o sahneye çıkmamıştır ama ben vazifem neyse onu yaparım. Ama saygısız seyirci varsa karşımda o başka. Benim en sevmediğim şey ise bedava seyircidir. Mesela şu anda belediyeler yapıyorlar ya bilet parası almadan tiyatro sergiliyorlar. Maalesef bu konuda belediyeler tiyatroyu bitirdi. Hiç değilse bir lira iki lira alsınlar, bedava seyirci olmaz, öyle olursa tiyatronun kıymeti kalmaz. Böyle olunca ne oyunun ne de oyunu oynayan sanatçının bir anlamı kalıyor.

Yeşil Sahne’nin oyunculuk hayatınızda bir yeri var mı?

Yeşil sahne 1960’lı yıllarda Yeşilay tarafından kurulmuş bir tiyatroydu. Sadece Yeşilay’ın ilgi alanlarını içeren konularda oyun sergilemezdi. Birçok profesyonel oyun oynatmış bir sahneydi. Şener Şen, Cüneyt Türel bu Yeşil Sahne’den yetişme oyunculardır. Kendileri ilk orada eğitim almışlardır. Benim Yeşil Sahne ile bir geçmişim olmadı, benden bir önceki zamanın tiyatrosuydu.

Çok yönlü bir sanat geçmişiniz var. Tiyatro oyunculuğunuzun yanında, dizi, sinema oyunculuğu ve edebiyata merakınız, kitaplarınız var. Bunlar kişisel bir tercih miydi yoksa ekonomik koşulların gereği olarak mı kabul edildi?

Sinemada her oyuncu oynamak ister, ama sizi isterlerse oynayabilirsiniz. Diziler tamamen ekonomik. Hiç hoşlanmadığım ama gereken şeyler bunlar. Ben aslolarak kendimin belirlediği şeyleri yapmak isterim. Benim 1985’ten beri kendi tiyatrom var. Gelirim orada yaptıklarım. Edebiyatı derseniz onlar biraz yan ürün olarak çıktı ortaya. İlle de edebiyat yapacağım, şiir yazacağım diye değil. İlk gazete, dergi yazıları ile başladım. Hoşuma gidiyor yazmak. Doluyorum, doluyorum, hiç olmazsa yazı yazarak boşalıyorum, sonra başkası düşünsün diyorum. Biraz meraklı ve eleştirel bir yapım var. Gösterilen hiçbir şeyin ilk yüzüne bakıp inanmam, muhakkak arkasına bakmak isterim. Bu yüzden bazen çok eleştirilsem de gerçek olanları yazarım.

Bir yazınızda Duman Altında Bu Ülke olarak sinemalarda gösterilen uyuşturucunun gerçeklerini anlatmıştınız. Eurimages Desteği yetmedi de madde tüccarları mı sponsor olmaya başladı filmlere demiştiniz. Bu konuda sinema sektörünün eksiklikleri nelerdir?

Çok ciddi bir şey bu söylediğim. Ben bunu 2005 senesinde söylemiştim, gene bakın sinemaya acayip fazlalaşmış durumda. Özellikle esrar ve alkolü her filmde görüyoruz. Bunların tesadüfî olduğuna inanmıyorum. Bu problem Türkiye’nin görülenin çok daha ötesinde bir problemdir. İnsanlar buna yaşam biçimi diyorlar. Bu tip anlayışları değiştirmek çok zor. Alkol yasaklansın diyorlar filmlerde. Ve bu durumdan insanlar yakınıyorlar. Sinemadan, tiyatrodan yakınamazsınız maalesef. Yakınmak yerine bunların alternatifini koyacaksınız.  Ama bizim inanan insanlarımız alternatif koyacak güçte değiller, alternatif koyacak insanlara destek olmadılar. Bunlarda olmadığı sürece TV’lerde böylesi görüntüler devam eder. Benim derdim toplumun sürüklendiği her şey. Bunları dile getirdiğim zamanda sen tiyatrocusun işine bak diyorlar. Evet, ben bir tiyatrocuyum ama bilmeye ve bildirtmeye de mecburum. Artı olarak kendi mesleğimin fıkhını bilmek zorundayım, bunlar benim için hayati bir mesele, çünkü ben bunlardan ötürü hesap vereceğim.

Sizin hayatınızı eski Ulvi Alacakaptan, yeni Ulvi Alacakaptan diye ayırabilir miyiz? Çünkü öncesinde sol görüşlü bir Alacakaptan vardı, şimdi ise dindar bir çizgide olan Alacakaptan. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Benim hayatım birden bire değişti Allaha şükürler olsun. 35 yaşımı kutluyordum. Hani bir şiir var ya dizeler kendisinden daha yaşlı; ‘yaş 35 yolun yarısı eder’ diye. O zamanlar şair yaş 35’i yolun yarısı olarak demiş. Şimdi yaşam kısaldı, herhalde 2/3’ü ediyordur diye düşünüyordum. Meğer yanlış düşünüyormuşum, yaşam uzamış. İşte neyin vesile olacağı belli olmuyor. Ölümden sonrası, bu insanların nereden gelip nereye gitmesi gibi düşüncelerden sonra birden aklıma şu yerleşti; bu bir rüya değil, kitapta okuduğum bir masal değil veyahut birinin söylediği bir söz değil. Senin şimdiye kadarki huzursuzluğun inkârcılığındandır. Allah’ı tanı, kurtul, çok az vaktin var. Çok korkmuştum, o zamana kadar hiç düşünmediğim şeylerdi bunlar. O zaman bir Kuran-ı Kerim, bir Hadis-i Şerif kitabı bir de namaz hocası kitabı aldım. Ferhan Şensoy’la turnedeydik. Tarık Papuçcuoğlu, Rasim Öztekin ile beraber aynı odada kalıyorduk. Şimdi durumumu onlara anlatamazdım, bir gün şöyle bir gün sonra böyle. Kaldığım oteli değiştirdim. Kendi kendime bu kitapları okumaya başladım. 2 Haziran 1984’tü, o seneki Ramazan ayının başladığı gündü. Öyle başladık, düşe kalka gidiyoruz.

Yaşam biçiminizin değişmesinin oyunculuğunuza etkisi oldu mu?

Oyunculuğa etkisi olmadı, inanır mısınız tiyatro anlayışıma da hiç etkisi olmadı. Bilakis yardımcı oldu. Tabi bir sene tiyatroyu bıraktım. Hem tiyatro yap, hem namaz kıl uzak birbirinden diye düşündüm, pek bağdaşlaştıramadım kafamda. Tiyatroya tekrar dönmem istendi. Ama benim şüphelerim vardı bu konuda. Sonra Allah rahmet eylesin Ahmet Sarıoğlu diye bir hocamıza götürdüler beni. Kendisi hem Hukuk Fakültesi mezunu hem de imamdı. Anlattım sorunumu, o da dinledi beni. Çok defa tiyatroya gittiğini ama bu mazuratları hiç düşünmediğini söyledi. Hemen bana cevap veremeyeceğini söyledi, hiç de veremedi. Ama beni Kuran ve hadis derslerine aldı. Bana şu şöyle, bu böyle demedi ama bir perspektif çizdi. O zamanlar İbrahim Eren diye bir arkadaşla beni tanıştırdılar, siz onu İbrahim Sadri olarak bilirsiniz, o skeçler yapar, bazı programlar düzenlerdi. İbrahim Sadri’nin getirdiği Aykırı Gece Karşılamaları isimli oyunun adını değiştirdim, İnsanlar ve Soytarılar koydum ismini. 3 oyun için başladık, 103 oyun oynadık. Bütün Türkiye sarsıldı, hiç kimsenin beklemediği bir şeydi. Garip karşılanmasının sebebi ise 80’li yıllarda ne bir toplantı, ne bir parti olurdu, ne de bir gösteri, ne bir tiyatro. Ve bizim oynadığımız bu oyun Türkiye çapında çok başarılı oldu.

Kenan Evren değişmeme vesile oldu demişsiniz…

Evet. Çünkü 80’lerde sol müthiş bir yenilgi aldı, hala da başını kaldıramadı. Yenilgi sadece Kenan Evren’in darbe yapması değildi. Böylece sol kendi kutsallığını kaybetti, inandığı şeyleri kaybetti veyahut da mücadele azmini kaybetti. 80 ile 84 arası benim için bir solcu olarak çok sıkıntılı günlerdi. Öte yandan çok ünlü olduğum, çok para kazandığım bir dönemdi. Ama huzursuzdum, değişimle beraber şunu anladım. Huzursuzluk iyidir. Çok huzurlu adamlar, çok rahat adamlar hayatın üzerine düşünmezler. Onun için bu değişimi Kenan Evren’e borçluyum diyorum. Aslında bir sürü insan Evren’e borçlu. Bir insan hakikati arıyorsa bulabilir. Sol bir muhalefettir, ama samimiyseniz, hakikati arıyorsanız gelip gireceğiniz yer burasıdır. Yoksa gerçek bir ateistseniz yapabileceğiniz tek bir şey var; intihar etmek. Bizler Müslüman’ız ama eksik yanlarımız çok. Araştırmamışız, soruşturmamışız, çilesini çekmemişiz ve ne yazık ki toplumumuzda şöyle bir algı var. Allah’ın varlığını tanımak yeterli. Hayır, değil. O’nun emrettikleriyle O’nu tanıyacaksınız.

İnanç gerçekten sanata, tiyatroculuğa engel oluyor mu?

İlk defa şu görüşümü belirtiyorum. Bunca sene hiç kadın oyuncu çıkarmadım sahneye. Bana çok tepki geldi ‘olur mu böyle’ diye. Ben iyi bir tiyatro yapmakla mükellef değilim, ben bu işi kendi hayatıma uygun olarak yürütmek zorundayım. Aslında bakarsanız kadın kullanmamak bizim sanatsal yaratıcılığımız kamçılıyor. Mesela Hasan Nail Canat ile bir oyunumuz oldu. O oyun içinde eşi, kızı ve oğluyla beraber bir yemek yeme sahnesi vardı. Ama o sahnede sadece Hasan Nail Canat oynuyordu. Bu gayet modern bir anlatım tarzı. Müslümanların şunu anlaması lazım. Bazı şeyler de biz onlar gibi yarışamayız, yarışmamız da gerekmiyor zaten. Biz çok iyi bir gazete veya çok okunan bir gazete çıkaramayız. İsteriz ki bir film baştan sona İslami terimle dolu olsun. Ama bu da olamaz. Ben dua ediyorum; iyi ki tiyatrocu olmuşum, sinemacı değil. Müslüman bir sinemacının işi çok zor. Çıplaklık kullanamazsınız, müstehcen sahneler kullanamazsınız, içki kullanamazsınız, gerilim kullanamazsınız. İnsanlar bunları istiyor filmlerde. Bu yönden Hollywood sinemasını çok eleştiririm. Her türlü propaganda var. Propaganda olmasa bile, oyuncuların çoğu belli bir tarafa ait. Kate Winslet, Jodie Foster, Charlie Chaplin, Marilyn Monroe, Elvis Aaron Presley, tüm bu sanatçılar Yahudi asıllı. Ben Yahudi insanına karşı değilim, onların yaydığı Siyonist fikirlere karşıyım. Hollywood sinemasını seyretmediğimi 2003 senesinde yazmıştım, seyretmeyeceğim de. Çok merak ettiğim bir şey olursa eğer, alır korsan CD’sini izlerim.

Hollywood sineması dışındaki dünya sinemaları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Hollywood sinemasına yaptığı propagandalardan dolayı karşıyım. Diğer dünya sinemalarından ise İran sinemasına hayranım. İran sinemaları, yapımcılarıyla, senaryolarıyla, oyuncularıyla muhteşem bir sinema. Sinemayla ilgilenenler biraz da İran filmlerini izleyip, fikir alsınlar. Bu filmlerde öne çıkan unsur hiç film konusu olmayacak hikâyelerin sinemaya konu olmasıdır ve bunu İranlı yapımcılar çok güzel yapıyorlar. Şimdiye kadar bir iki tane İran filmini beğenmemişimdir. Tüm bunların yanında İran sineması kendilerini eleştiren filmleri de yapıyor ve birçok ödüle de layık oluyorlar. Bizim Türk sineması da öyle. Özellikle diziler bakımından zaman zaman Amerikan ve Batı kültürüne, tüketim çılgınlığına dönük filmler yapılsa da bizim Türk sinemamız da çok büyük adımlar atmış bulunmaktadır. Biraz daha kendi kültürümüze uygun filmler yapsak, toplum ahlakı açısından topluma çok iyi bir hizmet etmiş oluruz.

Sinemalar toplumu etkileyen, fikir veren, yönlendiren araçlardır diyebiliriz…

Sanatta bir sorunsal vardır. İster heykeltıraş olsun, ister ressam, ister tiyatrocu veya film çeken olsun, sanatçının ana problemi şudur; hangi özü hangi biçimde sunacağım. Esas sorun budur. Bazı biçimler bazı özlere müsait değildir ve siz nasıl sunarsanız toplum onu öyle kabul eder, toplumun fikri o yönde gelişir, şartlanır. Şu anda TV bu konuda çok büyük önem arz ediyor. TV haber vermez; haberdar eder, bilgilendirmez; şartlandırır, eğitmez; eğlendirir. Aşk TV’de gördüğün kadardır, politika TV’de gördüğün kadardır. Bu yüzden seyircinin eğitilmesi gerekmektedir. Şu anda okullarda medya-okuryazarlığı dersleri bu yönde çocuklarımıza eğitim vermektedir.

Daha başka film veya tiyatro projeleriniz var mı?

Beş senedir Bağcılar Belediyesi ile bir tiyatro yönetiyoruz ve bu tiyatroda geçen sene 8 ile 58 yaş arasında öğrencim vardı. Şimdi yeni döneme başlıyoruz. Altı adet oyun hazırladık, önümüzdeki günlerde bunları oynayacağız. Bir de oynamakta olduğum dizi var. Oynamak istediğim bazı oyunlar var; imkân bulursam kendimin son sözü söylediği şeyleri yapmak istiyorum.

Bu röportaj Yeşilay Dergisi 2012 Mart sayısında yayımlanmıştır.

Leave a reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *