Şiddet uygulanan, sömürülen, genç yaşta evlendirilen, köle gibi çalıştırılan, umutları, hayalleri ellerinden alınan kadınların dillendirdiği türküleri Benden isimli albümüyle tekrar yorumlayan Züleyha Ortak ile müzik hayatı ve çalışmaları hakkında keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

Söyleşi: Sümeyya Olcay

Fotoğraf: Bilal Balcı

Bitlislisiniz. Mesleğiniz dışında müzikle ilgilenmeye ve bunun eğitimini almaya başlıyorsunuz. Bize bu süreçten biraz bahsedebilir misiniz?

Doğma, büyüme İstanbulluyum. Ama aslen Bitlisliyim. Müziğe olan ilgim çok küçük yaşlarda başlamıştı. Lise ve üniversite yıllarında da arkadaşlarla birlikte sıralarda, anfi önlerinde beklerken şarkı söylerdim. Bu bana zevk veriyordu açıkçası. Dostlarım sendeki bu ses eğitilebilir, sende bir ışık var diyorlardı. O dönem, yani üniversite 2.sınıftayken İstanbul Devlet Konservatuarı’na girdim. 1 yıl orada eğitim aldım. Ardından mesleki okul bitince de, Büro Yönetimi bitirdim, dolayısıyla hemen çalışmaya başladım.

Üniversite bitince de Zülfü Livaneli ile çalışmaya başladınız. Bu nasıl gerçekleşti?

Üniversite bitince haliyle iş aramaya başlamıştım. O zamanlar Zülfü Livaneli’ye asistan arıyorlarmış. Asistanlık için başvurmuştum. CV’mi bıraktığımız dönemim insan kaynakları müdürü CV’yi incelerken elbette Zülfü abiye göstermiş. Hobilerimin arasında türkü söylemek, bağlama çalmak ve bunun arasında konservatuara gittiğim yazıyordu. Tüm bunlar benim için avantajdı. Nasılsa müzikle ilgileniyor, bir müzisyenin halinden de müzikle ilgilenen biri anlar diyerek beni görüşmeye çağırdılar.  2007’de onunla birlikte çalışmaya başladım. Hatta Zülfü Abi bir ara sesini de dinlerim diye espiri de yapmıştı. Hasbel kader onunla birlikte albüm çalışmaları da yaptık.

Çalıştığınız süre içerisinde konservatuara devam ettiniz mi?

Etmedim. Çünkü parttime bir işte çalışmıyordum. Tam zamanlı bir işteyken aynı zamanda okula gitmek pek mümkün olmuyordu. Açıkçası profesyonel kişiler yanında çalıştıkları kişiler için böyle bir şeye pek müsaade etmezler. Ben de mecburen konservatuarı bırakmak zorunda kaldım. Konserler, turneler, programlar dolayısı ile zaten işlerim çok yoğundu.

Büyüdüğünüz yer ile ilgili konuşmak isterim. Birçok etnik kökenin bulunduğu bir semtte, Kumkapı’da büyüdünüz. Bunun müzik yaşantınıza etkisi oldu mu?

Elbette oldu. Kürtçe, Zazaca biliyordum. Bunun yanı sıra çok farklı kökene sahip komşularımız vardı. Bizim en yakın, sürekli görüştüğümüz, canciğer değimiz insanlar Ermeniydi. Dolayısıyla Ermenice noktasında aşina olduğum için albüm çalışmalarımda pek fazla zorluk yaşamadım. Hakikaten dediğiniz gibi etnik köken sahip birçok insan var Kumkapı’da. Bir de yabancı uyruklu ne kadar insan varsa, ne kadar mülteci varsa gelip oraya yerleşiyor. Dolayısıyla orada her çeşit insanı görebilirsiniz. Orada büyüdüğüm için haliyle oranın müzik yaşantıma bir etkisi oldu ve bu bana kolaylık getirdi.

Konservatuarı ailenizden gizlediniz. Bir tepkileri mi oldu?

Kumkapı’da bir genç kıza bu soruyu yöneltseniz onun da cevabı benim gibi olurdu: Evet, tabii ki de. Onların çocuklarını koruma içgüdüsüyle bir hareketleri vardı. Ve takdir edersiniz ki muhafazakar bir aileden geliyorum. Onlardan bu konuda çok fazla bir şey beklememek gerekiyor. Onların derdi çocuklarımız okuyup memur olsunlar, devlet kapısında çalışsınlar, evlenip bir yuva kursunlar, mutlu olsunlar. Onlar böyle görmüş; hatta onlar beter bir şekilde yaşamışlar; görücü usulü ile evlenmiş, köy hayatını sonuna kadar yaşamış, gelenek göreneklerini hiç bir şekilde bırakmayan bir ailem var sonuçta. Onların müziğe yöneldiğim andaki tepkilerini o dönemde idrak edemesem de, şimdi onların neden benim müziğe yönelmemi istemediklerini çok iyi anlayabiliyorum. Ama o süreçten bu sürece kadar onların bu düşüncelerini değiştirdiğime inanıyorum. Şimdi onlar en azından benle gurur duyuyorlar.

Müziğe ilk adımınızı nasıl attınız?

Zülfü Livaneli ile çalışmaya başladığımda profesyonel olarak müziğin içinde yer aldım. O dönemlerde açıkçası albüm yaparım, türküler söylerim hevesinde değildim. Yine hobi olarak ilgileniyordum. Zülfü Abi benim sesimi dinlemişti. Albüm yapmadan önce ilk bir sahne deneyimi yaşadım. İlk sahne deneyimimde de Zülfü Abi Yiğidim Aslanım parçasını bana Kürtçeye çevirtmişti, ‘belki sahnede okuturum’ diye. Sahne sonrası da albüm çalışmalarına başlamıştık.

İlk sahne deneyiminiz de ilginçtir. O anları bizimle paylaşabilir misiniz?

Öncelikle ailemin çok istemediği bir şeyi yaptım. Zülfü Livaneli’nin Harbiye Açık Hava’da konseri vardı. 2009 yılının Ağustos ayındaydı bu konser. Zülfü Abi seni de çıkaracağım sahneye demişti. Bu belki sohbet esnasında gönlüm kırılmasın ya da provada üzülmeyim diye söylenen bir şeydi diye sanıyordum. Açıkçası ben o gece çalışan biriydim, bir sürü misafir vardı, onları ağırlıyordum. Bir yandan 200’e yakın VIP misafirlerimiz vardı. Bir koşturmaca içerisindeydim. Konserin yarısı bittikten sonra, ara verildiğinde, Zülfü Abi ‘anons da etmeyeceğim, sen çıkıyorsun sahneye’ dedi. Ansızın kendimi sahnede buldum. O kadar heyecanlıydım ki gözlerimi kapatarak okudum şarkıyı.

Kaç kişi vardı konserde?

Yaklaşık 7000 kişi vardı. O anda aslında bende çocuksu heyecanın dışında başka bir şey daha vardı. Belki orada bir şeyi de kanıtlama iddiası vardı. Ben bunu yapabilirim, başlayabilirim duygusu vardı. Belki de o sahneye çıkmamış olsaydım, bugün müzik konusunda bu kadar cesaretli olamayacaktım. O ilk sahneye çıkış, amatör dönemimde hiçbir şey bilmiyor iken, acemilik halinde oraya çıkıp yedi bin kişi önünde şarkı söylemek, elbette bugün beni daha dirayetli kıldı.

Daha sonra da albümünüz çıktı…

Aslında kısa bir süre sonra albümü çıkaracaktık ancak fırsat olmadı; hem Zülfü Abi’nin yoğunlukları sebebiyle hem de asistanlık yaptığımdan dolayı zamanımız pek yoktu. Ama benim hazırlıklarım başlamıştı. Yaklaşık 1 yıl sonra Zülfü Abi bir single ile yol alalım deyince beni Bülent Seyhan’a yönlendirmişti. Oraya gittiğimde de Bülent Bey bir albüm önerisinde bulundu. Sende ses var, bunu değerlendirebiliriz demişti. Sonrasında albüme başladık.

İlk albümünüz 10 Dilde Merhaba. Hakikaten albüm ismiyle de müsemma. Bir kucak açmışlık var. Bu albümden bahsedebilir misiniz?

Bu albümü yaparken elbette bir amacımız vardı. Anadolu’da konuşulan Çerkezce, Asurca gibi bir çok dil var. Ama biz bu albüme 10 tanesini koyabildik. 10 dilde Livaneli şarkılarını yaparken bu proje büyük ilgi gördü. Burada benim avantajım Kürt olmamdı. En azından Kürtçe ve Zazaca’yı bildiğim için diğer dilleri de rahatlıkla söyleyebiliyordum. Ama bazı dillerde zorlandığımı söyleyebilirim. Mesela Kuran-ı Kerim okumama rağmen Arapça şarkıyı söylerken zorlandım. Ama sağ olsun, hocalarım sayesinde çok iyi bir albüm çıkardık. İçinde Ermenice, Farsça, Arapça, Kürtçe ve bunun gibi 10 dilde şarkılar bulunan bir müzik çalışması ortaya çıkardık. Bu albüm ile en azından Anadolu’nun aslında var olan ama nerdeyse yok olmaya yüz tutmuş dillerini ortaya çıkaralım dedik. Zaten yapılan bir çok proje var, ama biz bilinen şarkılar üzerinden bir albüm yapacağımız için avantajlıydık. Dolayısıyla biz bu avantajı da kullanarak Livaneli’nin seçilmiş 10 şarkısını 10 dilde söyledik ve benim profesyonel olarak müzik hayatım başladı.

Parçalar özel olarak mı seçildi?

Evet. Zülfü Abinin konserlerinde en çok söylediği ve insanların çok sevdiği eserler yer aldı bu albümde. Seçerken de nabız yoklaması yapmıştık.

Etnik müzik diye bir kavram var. İlk albümünüz de buna yönelik oldu. Okurlarımız için bunu biraz detaylandırabilir misiniz?

Diller üzerinde Anadolu’ya dönüp baktığımızda Anadolu’muz diller bahçesi gibi. Nereye giderseniz her dilden, her dinden insan bulabilirsin. Bunun en basit örneği Antakya ve Mardin’dir. Antakya’ya gittiğinde Araplarla, Kürtlerle, Yahudilerle, Hıristiyanlarla karşılaşabilirsin. Mardin’e gittiğinde de yine aynı şekilde farklı kökenlerle karışılabilirsin. Ben buna aslında pek etnik dilde demek istemiyorum. Etnik dil veya köken deyince sanki birilerini veya bir şeyleri ötekileştirmiş gibi oluyoruz. Bir dile açıkçası neden etnik diyoruz, ben bunu da pek anlamış değilim. Ama süre gelen ve literatüre yerleşen bir şey var. Bu da şunun gibidir: Bir yöreye, bir topluma ve o toplumun yöresel insanlarının kültürüne ait müzik türüne biz etnik müzik diyoruz. Etnik dil dediğimizde binlerce insan ve renk olduğu için, farklı etnik kökene sahip olduğumuz için etnik başlığı tamamen uygun görülmüş. Bizler de söylerken etnik köken, etnik müzik diyoruz. Ama aslında dönüp baktığımızda bizler biriz, biz insanız, bizim farklı dili konuşmamız bizi birbirimizden ayırt etmiyor elbette. Bu yüzden etnik köken kavramı benim düşüncelerime ters geliyor.

Bir kimlik gizlemesine başvurmadan şarkılarınızı büyük bir keyifle dillendiriyorsunuz. Konserleriniz veya katılımında bulunduğunuz yerler çok hareketli ve eğlenceli geçiyor. Günümüzde bazı istisnalar dışında bazı sanatçılara baktığımızda kendilerinde bir kimlik gizlemesi var. Bu neyden kaynaklanıyor?

Bazıları, sadece sanatçılara özgü bir durum değil bu, kendi kökenleri ortaya çıktığında insanların onları yadırgayacağı kaygısıyla hareket ediyorlar ki aslında böyle bir şey yok. Belki de ben doğam gereği böyleyim. Sonuçta böyle yaratılmışım. Hiç sözümü sakınmadan, esirgemeden söylüyorum. Benim bazı gerçeklerim var. Şu gerçekler değişmez; bir doğduğun yer, iki annen-baban. Herkesin alnına yazılmış bir kaderi vardır ve bunu değiştiremez. Elbette seçenek çok yol vardır. O yolları sen belirlersin. Ben şimdi Kürdüm diye bana bir linç uygulamayacaklar herhalde. Bir dönem sıkıntı yaşadım tabi bu konuyla ilgili. İstediğin dilde rahatlıkla şarkı söyleyebiliyordun ama Kürtçe olursa şarkı iş değişiyordu. Şu anda Kürtlere özel kanal dahi var. Bunlar olumlu gelişmeler. İnsanlar artık dillerini rahat bir şekilde konuşabiliyorlar. Tüm bunlar olurken insanların hala neden kimliklerini saklayarak yol aldığını anlayamıyorum. Belki de insanların kendi değer yargılarını ve belki gerçek hayatlarını saklamalarının sebebini de tamamıyla kendilerini dünyevi şeylere adamış olmalarından kaynaklanıyor. Maddiyata dalan insanlar bir şekilde geçmişlerini unutabiliyorlar. Durumlarını, dediğiniz gibi kimliklerini saklayabiliyorlar. Şu anda durumu çok iyi olan ama gece başını yastığa koyduğunda mutsuz olan insanların var olduğunu biliyorum. Sonuç itibari ile doğduğum yer ile ilgili benim değer yargılarım kesinlikle değişmez. Bu durumdan dolayı beni hakir göreceklerse benle hiç konuşmasınlar daha iyi. Konserlerime gelince de benim konserlerim çok eğlenceli geçiyor. Sahneye çıktığım zaman pek fazla slow şarkı söyleme taraftarı değilim. Ağıt okuyorum vs ama insanların da konserimde oturup ağlamasını istemiyorum. Konserlerim özellikle genç kitleden oluşuyorsa o konserde gençlerin kesinlikle benim ile birlikte halay çekmesi gerekiyor.

Kadın Ağzı Anadolu türkülerinin yer aldığı ‘Benden’ isimli albümünüz dövülen, sömürülen kısacası maddi manevi her türlü şiddete maruz kalmış kadınlarımıza hitaben çıktı. Albümünüz bilhassa bu sayımızın konusunu oluşturan şiddetle ilgili. Bize bu albümünüzün çıkış hikâyesini anlatabilir misiniz?

Benden albümü aslında benim öncesinde hayal ettiğim, yapmak istediğim bir albüm değildi. Bu albümün, giriş yazısında da görüldüğü üzere, başka anlamı var benim için. Hasan Saltık, sevgili patronum, sohbet esnasında neler yapalım diye sorduğunda; 24 yaşında genç bir kızsın ve senin de birçok şey yaşadığını biliyorum, böyle bir projeyi yaparsan hem kendin için hem de arşivsel anlamda ortaya koyabileceğin bir çalışma ortaya çıkarırsın demişti. Biz de böylece albümü hazırlama sürecine girdik. Yedi aranjörle çalıştık, bu nedenler albümü hızlı bir şekilde çıkardık. Sağ olsun dostlar eserlerin alt yapısını hızlı bir şekilde ortaya koydular. Dört aylık bir çalışma sonucu albümümüz oluştu.

Repertuarın seçimini nasıl yaptınız?

Her aranjör aslında kendi eserini kendisi seçti diyebilirim. Özellikle benim istediğim bir Ninno, bir de Mamoş türküsü vardı. Diğerlerini de dostlar hazırlarken, mesela Karadenizli dostlarım eserlerini hazırlarken bambaşka bir çok şeyi kendilerinden katarak yaptılar. Her parçayı hangi yöreye aitse o yöreyi bilen uzman kişiler yardımıyla ortaya çıkardık. Örneğin Tekirdağ Potborisi’ni hazırlarken o yöreye daha çok hakim olan, o yöreyi daha çok araştırmış, oradaki eserleri ortaya koymuş arkadaşlarla çalıştık. Bu albüm herkesin hem fikir olduğu, yapımcının da, aranjörün de benim de istediğim bir repertuar oldu. Albümümüz Kadın Ağzı Anadolu türküleri ile acı çekmiş, sıkıntılar yaşamış, dövülmüş, özlemde kalmış kadınlarımızın bu duygularını dile getirdiği parçalardan oluşmakta.

Son zamanlarda kadınlara uygulanan şiddetten dolayı oldukça yoğun bir gündemimiz mevcut. Kadına yönelik bu durumu bir albümle dile getiren bir bayan olarak bu konuda neler söylemek istersiniz?

Kadına şiddet sorunu sadece ülkemizin değil dünyanın temel sorunu. Bunu ha deyince yarın ne siz çözebileceksiniz ne de biz. Bu eline pankart alıp meydanlara çıkmakla da olmuyor. Şu benim hakkım, bu benim hakkım diyerek de çözüm bulamıyorsunuz. Bir meydana çıktık, miting yaptık, elimize pankart alıp kadın haklarını savunduk ama aramızda evine gittiğinde meydana gittiği için veya başka sebeplerden dolayı dayak yiyecek kadınlarımızın olduğu da aşikar. Biz bazı şeyleri düşünmeden yapıyoruz. Eğer varsa daha akil çözümler, sonuçlar ortaya konulması gerekiyor. Nitekim Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı da bu konuda gerekli çalışmaları yapıyor. Bunun yanı sıra Avrupa Birliği Bakanı Sayın Egemen Bağış’ın Doğuda kalkınma amaçlı olarak kadınların ayakta durması ve maddi imkânların çözülmesi için yaptığı birçok çalışma var. Şiddetin neden olduğu en önemli özelliklerden birisi de maddi imkansızlıklar. Bu nedenle en azından maddi imkansızlıklar içerisinde ruhsal sorunlar yaşayan ya da kendini kaybetmiş aileleri bir yerde dinamiğini yükseltecek, refah içerisinde yaşamasını sağlayacak çözümler ortaya konulması lazım. Ben büyüdüğüm yer itibari ile özellikle Doğudaki şiddetin boyutlarını biliyorum, genç yaşta evlendirilen kızların nasıl evlendirildiğini de biliyorum. Benim annem 14 yaşında evlenmiş, babam ondan 12 yaş büyük. Başka bir şey daha var. Şiddeti sadece eğitimsiz kişiler yapmıyor, bir profesör de eşine şiddet uyguluyor. Bunlar gibi çalışan kadına yönelik vb. birçok şiddet türü var. İnsanlar maalesef okumakla da bunu çözümü kavuşturamıyorlar. Bunu hayata geçirmek lazım. Dayak yiyen kadına 3 ay koruma verebilirisiniz. 4.ay kadın ne yapacaktır sorusunu açıkçası çıkar ben sorarım. Bizler elbette mağdur durumda kalıyoruz. Bir de bizim bugün tartışmamız gereken belki de en önemli konu insan hakları. İnsanların artık birbirlerine tahammülü yok. Şiddetten bahsederken elbette ‘kadına şiddeti’ konuşacağız öncelikli olarak. Lakin şiddet uygulayan ve şiddet gören erkekler ve çocuklar da var. Çocuk isçiler var. Onların hakları var. Tüm bu çözümleri doğru yerlerde, doğru bir anlayışla aramak gerekiyor.

Bu albümde şöyle bir özellik daha var; gerek konserleriniz gerekse de bu albümünüz ile Kadın Emeğini Değerlendirme Vakfı’na bir şekilde destek oluyorsunuz…

Ben bu albümde kadın emeğinin bir yerde ne kadar değerli olduğunu vurgulamak istedim. Biz bunu Kadın Emeğini Değerlendirme Vakfı ile yaptık. Sevgili Ara Güler, ermeni asıllı bir foto muhabiridir, etnik köken kavramıyla baktığımızda onun bu albümde bize büyük desteği oldu. Anadolu kadınlarından oluşan resimlerini hiç bir telif hakkı talebi olmadan, hiçbir şekilde maddiyatı düşünmeden albümümde yer alması için verdi. Bu da benim bir katkım olsun dedi. Keseleri de konserlerden kazandığım parayla yaptırdım. Benim yerimde bir başkası olsa ben yaptırmıyorum, niye böyle bir şey yaptırayım ki, albümü çıkarır, en yüksek fiyatla da satarım derdi. Ben bunu düşünmedim. Dolayısıyla benim için anlamlı bir iş oldu bu albüm. Birisi çıkıp da bana Allah razı olsun diyorsa ve ben de yaptığım işten mutlu oluyorsam bu bana yeter. Kadın emeğine bu albümde böyle dikkat çekmek istedik. Tarlada da kadın, evde de kadın, işte de kadın sloganları vardır ya bu değişmiyor. Kadınlarımızın acıları hiç bir zaman değişmeyecek. Bunu ha türkü söyleyerek dillendirecekler, kâh ağlayarak dile getirecekler, kâh oturup sohbet ederek dile getirecekler. Öyle ya da böyle bir şekilde kadınlar acılarını, hasretlerini, sevinçlerini bir şekilde dile getirecekler.

Bu röportaj Yeşilay Dergisi Ağustos 2012 sayısında yer almıştır. 

1 thought on “Züleyha: “Kadınlarımızın acıları hiçbir zaman değişmeyecek. Bunu kâh türkü söyleyerek dillendirecekler, kâh ağlayarak dile getirecekler””

Leave a reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *